Albert Long Hall önünde bilet kuyruğu beklerken, aramızda yarattığım bu büyük anlaşmazlık, bu büyük disonans, kiliselere meydan okur cinstendi. Kati bir sessizlikle beline denk düşürdüğün kestane rengi saçlarının ardında nasıl bir surat sakladığını tahmin ederek tam zıddı bir ifadeyi suratıma ustaca yerleştirdim; belli belirsiz bir gülüş, kirpiklerime değecek denli çatılmış kaşlar ve etrafı fıldır fıldır izleyen gözlerle senin bütün durağanlığına isyan ettim. Oldum olası bir şeylere isyanım vardı; banka önlerinde sıra beklemeye, yemekhane sırası beklemeye, sınav kağıdımı vermek için sıra beklemeye; adını dahi duymadığım adamlar Vivaldi çalacak, ben de onları dinleyeceğim diye sıra beklemeye büyük bir ciddiyetle karşıydım. Sen biletini alır almaz bir çırpıda bozdum kuyruğu. Ne yüzünü göreceğim ne de küstahlığın bu kadarına tahammülüm var.


Omzuma karanlığın içinden, karanlıktan da karanlık bir eldiven dokundu. Kim olduğunu merak etmeye, hatta şaşkınlıkla gözlerimi pörtletmeye dahi vakit vermeden dönüp çenesinin orta yerine bir yumruk çakıp koşar adım kaçmaya başladım. Sahile indim, oradan yüzerek başka bir sahile çıktım. Güneşi ardıma alıp telaşlı adımlarımı ormana çevirdim. Sekoya ağaçları arasında bir pembelik aradı gözüm. Ya bugün dünyanın en güzel kiraz ağacını bulmalıydım ya da ölüm yaşamak kadar müstahaktı bana. Ormanın derinliklerinden göksel sesler duymaya başladım ve o eldiven yine omzuma dokundu. Sese doğru koşmaya -şimdi değil- başladım. Bütün gece içinde alev topu gibi parıldayan bir tavernanın yanı başında durdum. Sinsice pencerenin altına yanaşıp olan biteni izlemeye başladım. İkisi ut çalan dört genç delikanlı ve göksel sesli, kıpkızıl saçlı küçük bir kızcağız, İngiltere türküleri söylüyorlardı. Beni görür görmez Vivaldi çalmaya başladılar. Saygısızlığın da bu kadarı doğrusu, dedim ve çekip gittim.


Adımlarımı gerisin geri çevirip ışıltılı Paris sokaklarında yürümeye başladım. Kırmızı, bordo ve sarı vitrinler boyunca yürüyüp ardıma dahi bakmadım. Seine Nehri'nin yanı başında durdum. Kapısında bir gemici feneri asılmış kahvenin tokmağına hayal gücümle üç defa vurdum. Kaptan içerideydi, Pablo ayaklarını tabureye uzatmış, önüne gelene Salamanca’dan bir şeyler anlatıyordu. Ah, Pablo!


Garsona bir ayyaş kadar el ettim iki parmağımla. “Deux verres de vin!” diye bağırdım. Oysa ne Fransızca biliyordum ne de burada ne nasıl istenir, onu. Domuz burunlu, küt saçlı bir kadın “Seules les prostituées boivent deux verres de vin au déjeuner!” diye saygısız bağırdı. Sanki detayları tümden söylemişim gibi soruya yer vermeden iki kadeh kırmızı şarap getirdi garson, Bordeaux’da kutsal mı kutsal köylülerin ayağında ezilmiş iki kadeh şarap. İkisini de bir başıma, bir başıma devirdikten sonra kalkıp kemancının cebine beş papel, beş Amerikan doları sıkıştırdım. “Al bu parayı, şimdi Vivaldi çalma da ne çalıyorsan çal. Çünkü ne kış, ne bahar, ne de içindeyiz herhangi bir mevsimin.” diye fısıldadım yeryüzünün birleşmiş bütün siyasilerine meydan okuyarak. Dört parmağımı alın hizama çekip Kaptan’a selam verip çıktım kapıdan.


En güzel kiraz ağacını bulmalıydım. Üstümdeki alacalı beleceli yaprakları boylu boyunca yere düşürdüm. Toprağa, havaya, oraya buraya savurdum yaprakları, pembe birini görme ümidiyle kızıla çalarak. Taverna’dan kaba saba, izbandut gibi bir lavuk çıktı. Ormanın orta yerini böyle kirletemezmişim de, her yere saçmışım da yaprakları, hem benim işim gücüm yok muymuş falan filan fistan… İşim gücüm bu işte kardeşim benim de, işim gücüm bu! Sen burnunu sokarsan nasıl işim gücüm olsun. Anlaşılan -şimdi değil- kaçamadım avarelikten yine.


Omzuma karanlığın içinden, karanlıktan da karanlık bir eldiven dokundu. Dönüp çenesinin orta yerine bir yumruk çakıp koşar adım kaçmaya başladım. Gördüğüm ilk binaya soluklu girdim; kocaman, lojman grisi bir binanın holündeydim. Resepsiyondaki kuş burunlu, kürk mantolu kadının yanına gittim, önünde durdum, saatin kaç olduğunu sordum. “Nerede?” dedi. “Kaptan… Kaptan bu binada mı oturuyor Paris saatine göre?” dedim. Cevaba vakit yoktu, cevap almayı beklemeden merdivenleri tırmanmaya başladım. Bu kat değil, bu da değil. En üst katın merdivenlerinde soluk soluğa kaldım. Kollarımı camın eşiğine yaslayarak, daraşmalık Paris sokaklarını seyre daldım. Doğru kattaydım.


Hayal gücümle üç defa pencereyi açtım/çaldım. El yordamıyla bütün şehri merdivenlere taşıdım, fena mı! Önce sıra sıra sokak lambaları girdi içeri, en son da anahtarı alıp kilitledim pencereyi. Dört parmağımla Kaptan’a selam verip çıktım merdiven kullanmadan. Bir sahilden başka bir sahile geçtim. Yokuş çıktım, durdum.


Albert Long Hall’ün yanı başında durdum. Konser bitmiş, insanlar sigara yakıp taksi beklemeye başlamıştı. Seni gördüm, kestane rengi saçların, pespembe farfaralı eteğinle yanımdan geçip gittin. Artık mevsimlerden yazdı. Şimdi…



(Deux verres de vin: İki kadeh şarap.)

(Seules les prostituées boivent deux verres de vin au déjeuner: Sadece fahişeler öğle yemeğinde iki kadeh şarap içer.)