Fareler...


Marta önde yürüyor, uzun bacaklı bir catalan...

Köprüye yaklaşıyoruz,

Herhangi birine;

Milyonlarca var sanki…

Adacıklar ve onun üstüne kurulmuş bir sokaklar cumhuriyeti bu şehir.

Köprüler ise dar sokakları kadar sıradan…

Suya atlama sesi duyuyorum;

Serinlemeye gelmiş 

Şişko zengin ve iri…

Hayır.

Bunlar fare değil sıçan;

Çünkü kocaman!


Gözümde Venedik küresel ısınmadan hayli önce sulara gömülüyor, sıçanların ardından.



Gözümü kapattım

Marta oradaydı.

Uzun ince bacakları, izdüşümü kollarını sallayarak önümde yürüyordu.

Konaklayacağımız yeri arıyorduk.

Trenin sarsıntısı ve yapışkan sıcak bedenlerimizi yormuştu.

Ayaklarımızı sürüyerek peşine düştüğümüz hostel karşımıza 

çıktığında; rüya şehrin sıçanlarla yıkılan imajınının altında henüz debeleniyordum.

yataklarımızı seçerken hostel kavramı kendini açtı...

“kilitlenen dolaplar, ortak banyo ve piyango oda arkadaşları...”



Paranın yettiği ucuz, pahalı ise ulaşılamayan bir semt adı.Biz ise idare cambazlarıydık. 

Yoklukluğu damıtarak kokusundan imkan yaratıyorduk.

O sıralar; varlığın ezici ağırlığını öğrenmeye daha çok yolum, dökülecek çok düşüm vardı.

Gençtim.

Gençtik…


Kim ki bu Marta?

Efendim??

Hiç susmadın maşallah.

Hem sen ne zaman Venedik’e gittin? 

Yanlış birimde yatıyor olabilir misin?