Perugia’da merdivenlerde yanımda Giovanni ile oturmaktayım.


Şehrin merkezinde kaynaşan kalabalığa dönmüşüz yüzümüzü.  

İtalya’nın barok tarzı telaffuzuyla anadilinin sokaklarda yankılanmasına bir cızırtı halinde eşlik eden İngilizce kulaklarımda.

Çok uluslu bir topluluk doldurmuş alanı. Gençler.

Muhtemelen kafaları da hayli genç.

Tabulara sıkışmamış.

Meraklı, umutlu ve “seçkin”.



Giovanni sigara paketinin arkasındaki leblebi şekliyle duran otun bir kısmını; jelatin ile karton paketin arasında durduğu yerden baş parmağını jelatine sürterek, yukarı doğru itmek suretiyle  açığa çıkarıyor.


“ister misin ?”           

 diyor yüzüme bakmadan ve hiç ara vermeden eylemine 

”hayır” diyorum. 



Bir sigara çıkarıyor paketten titizlikle kağıdını açıyor.

İstifli tütün zehiri kurcalıyor, ufacık bir  tutamını alıp atıyor ayaklarının ucuna.

Sonra leblebiden bir parça alıp yemeğe karıştırılan baharat tabiliğinde ekliyor istife…Mıncıklayarak  karışımı eşitliyor , açık kağıdın iki ucunu tutup üzerine katladıktan sonra malzemeyi kağıdın uzun kenarına parelel sıkıştırıyor ve gözlerini kısıp kağıdın açık kenarını; bir uçtan diğer uca yalayıp, ruloya sarıp yapıştırıyor. 


Bir zanaatkarı izliyor gibi etkileniyorum, bu tekrarla mükemmele ulaşmış  beceriden.

Tezatlığın tatlı halleri.

Keyifleniyorum birden.

Hayatın absürtlüklerinin varlığımı hafifletmesine hep keyiflenirim zaten. 



“Ne ilginç” diyorum,

“usta olmuşsun”.


Suratıma bakıyor. Gene anlamıyor. Üniversitede doktorasını tamamlıyor , üstelik dil okullarıyla uluslarası bir nüfusa sahip bu şehirde; ama benim iki çift İngilizcemi anlamıyor.

Manasız surat, boş gözler. 

Yeni doğmuş bir buzağı...

Koca dilini çıkarıp, burun deliklerini gözüme sokup, yanağımı yalamadan evvel kafamı çeviriyorum.


Elimi,  bir hamlede yaktığı sigarasına yaklaştırıp 


Soruyorum

-posso??


Buzağı sırıtıyor.

-certo!!!


Sonra aldım sigarayı soktuğum gibi buzağının burnuna...


Ha ha ha... çok alemsiniz.