Yeşil gözlerini araladı genç. Yoğun ışığın verdiği uyuşukluk birkaç saniye içinde etkisini yitirdiğinde ise yeşillerini tamamen aralayıp etrafına bakındı. Bir odadaydı. Önünde bir masa ve ofis koltuğu vardı. Odanın duvarları ise tamamen beyaz renkliydi, genç istemeden bütün odağını bu beyazlığa çevirmişti. 


Duvar ile telepatik yollarla yapmış olduğu önemli sohbet ise birinin, az önce boş olan koltukta oturan birinin ona ''Duvarlardan daha ilgi çekici şeyler olduğuna eminim.'' demesiyle bozuldu. 


Yeşil irisler yavaş ve uyuşukça koltukta oturup ona sırıtarak bakan elemana çevrildi. Siyah saçları, siyah gözleri ve giydiği takım elbisesiyle tamamen normal görünüyordu. 


Sırıtması büyüdüğünde görünen sivri dişleri hariç. 

''Sonunda. Merhaba, nasılsın?'' 


''İyiyim.'' 


Siyah gözlü dudaklarını büzdü. ''Benim nasıl olduğumu merak etmiyor musun?'' 


''Hayır.'' 


Adam gülümsedi ve kafasını iki yana salladı. ''Keşke iş hayatında da bu kadar net ve hazırcevap olabilsen... Neyse. Gel, seninle biraz dolaşalım.'' 


Siyah saçlı genç yürümeye başladığında yeşil gözlerin sahibi, Andy, onun arkasından ilerledi. Bu adamın kim olduğu ya da neden kendisinin onu takip ettiğini, bu bembeyaz ve kapısız odadan başka nereye gidebilirler hiç bilmiyordu ama yürümeye de devam etti. O an doğru seçenek bu gibi gözükmüştü ve yapmıştı, üstünde fazla düşünmeye gerek yoktu.

 

Beyaz odada yürüdükçe oda genişliyordu sanki, az önce var olan duvarların bitiştiği yerler yok olmuş, hiçliğin ortasında yürüyormuş gibi hissettiriyordu. 


Andy bundan hoşlanmadığını ya da tiksinti duyduğunu söyleyemezdi.


Hiçlikte gibi hissetmektense gerçekten onun ortasında olmak, üstüne fazla düşünmek veya çıkış yolu aramak yerine bu netlik ve hiçlikte bulunmak yüreğinde bir ferahlığın olmasını sağlıyordu. 


Siyah saçlı adam, isimsiz, sonsuz beyazlıkta bir yere uzandı ve uzanıp tuttuğu yer bir kapıymışçasına açıldı. ''Buyur Andy, gir bakalım.'' 

Andy yine sorgulamadan adamın dediğini yaptı. Bunun üzerine İsimsiz yine gülmüştü. ''Herkesin dediğini koşulsuz şartsız yapmaya devam edersen hayatın şimdi olduğundan daha da kötü bir hâle gelecek.'' Yeşil gözlü onu takmamıştı. 


Kapıdan, daha doğrusu boşluktan İsimsiz de geçince tekrar yürümeye başladılar fakat ortam bu sefer değişikti. Az önce bulundukları beyazlık yerini büyük, bir ağaç kadar büyük mantarlarla dolu bir ormana bırakmıştı. Andy gökyüzünde uçağa çok benzeyen fakat uçak olmadığını hissettiği, bildiği bir şeyin uçtuğunu da görmüştü.  


İlerlediler de ilerlediler. Her attıkları adımda Andy ilginç bir sürü şey buluyordu. Bunların ne olduğunu, şu an nerede olduğunu ya da nereye gideceğini bilmiyordu ama umurunda değildi. Koca koca mantarların altından geçip pembe göğe bakmak onun göğsüne bir sıcaklık yayıyordu, burası onu mutlu ediyordu ve istediği şeyin de tam olarak bu olduğundan emindi.


Mutlu olmak. 


Andy, o sıralarda biraz uyuşuktu. Beyni pelte pelte gibiydi ve ne kendisine ne de hayatına dair bir şey hatırlıyordu. Ama, burada geçirip gezdiği dakikalarda fark ettiği bir şey vardı. Yüzündeki gülümsemenin büyümesi ve kalbindeki soğukluğun yavaşça yok olmaya başlaması. İşte o an anlamıştı genç, hayatına dair tek bir şey hatırlamasa bile, nasıl bir yaşantısı olduğunu bilmese bile mutlu olmak istediğini anlamıştı. 


''Geldik yeşil göz, yukarı çık bakalım.''


Andy, bir merdiven dayalı mantara baktı. Mantar, şimdiye kadar gördükleri arasında en büyüğüydü, hatta o kadar büyük ve yaşlıydı ki kenarlarından dal misali daha ufak mantarlar büyüyordu. 

Genç merdiveni tırmandı. Birkaç dakikanın ardından o ve İsimsiz mantarın üstünde dikiliyorlardı. 


''Şimdi... biraz kol gücü kullanacağız yeşil göz. Hazır mısın?'' Andy kafa salladı.


İkili yine tırmanmaya başladı, bu sefer merdiven kullanmıyorlardı, bu yüzden tırmanma süreci biraz daha uzun sürmüştü. Fakat en sonunda başarmışlardı, mantar-ağacın en tepesindeydiler. 


Manzara büyüleyiciydi. 


Gökyüzünün rengi pembeden mora dönmeye başlamıştı, mavi bulutlar silikleşiyordu. Turuncu güneş, dağların arasından çıkıyor ve onları selamlıyordu adeta. Kırmızı, yeşil ve mor renkli mantarlar doğan güneş ile daha koyu bir renge bürünüyorlardı. ''Burası harika...'' dedi Andy istemsizce. 

İsimsiz gülümsedi. ''Sürekli gördükten sonra pek bir büyüleyiciliği kalmıyor.'' Andy ona anlamaz gözlerle baktığında adam siyah gözlerini yavaşça kapadı ve bir ıslık öttürdü. Ardından gözlerini tekrar araladı. ''Boş ver, anın tadını çıkar yeşil göz.'' 


Andy de aynen öyle yaptı. Islığın ardından ismini hatırlayamadığı ama soyunun tükendiğini bildiği bir hayvan yanlarına ulaştığında da, onun sırtına binip mor gökyüzünü keşfe çıktıklarında da anın tadını çıkarmaktan hiç vazgeçmedi. İsimsizin ısrarı ile hayvanın sırtından aşağı, mavi çimenlere atladıklarında da anın tadını çıkardı. Mavi çimenlere yaptıkları yumuşak inişin ardından sarı toprakta koşuşturmaya başladıklarında da. 


Sonra Andy uyandı. Onu uykusundan uyandıran alarmı kapadı, mutfağa gidip kahve makinesine suyunu koydu ve lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı. Kahve makinesi suyun kaynadığını haber verdiğinde gidip kahvesini yaptı ve içti. Üstünü giyinip evden çıktı, sıkıcı ve monoton işine doğru adımladı. 

Yaşadığı şeylerin, rüyanın, hayalin ya da belki de gerçeğin tek bir zerresini bile hatırlamadan, İsimsizin ona verdiği öğütlerin tek bir tınısını bile zihnine geri getiremeden her gününün aynı geçtiği paradoksa giriş yaptı. Tekrar.