Elindeki kahverengi deri kemerli, altın kaplama saati ileri doğru uzatmış, sırtını duvara yaslayarak çömelmiş vaziyette karşı kaldırımdaki çöp tenekesinde yiyecek arayan kedileri izliyordu. Bir an önüne düşen metal paranın sesiyle dikkatti dağıldı. Önüne baktığında ayaklarının dibindeki bir lirayı gördü. 

İyi giyimli, orta yaşlı, yakışıklı bir bey parayı önüne atmış yürüyordu. Parayı alıp adamın peşinden koştu. 

-Beyefendi. 

-Buyurun. 

-Bu parayı siz attınız önüme sanırım. 

-Evet ben attım. Beğenmedin mı yoksa?

-Hayır ondan değil. Ben dilenci değilim. 

-E ne öyle Medine dilencisi gibi çökmüşsün duvar dibine?

-Saat satıyorum ben.

-Saat mi? Elinde bir tane saat var yahu.

-Satılacak bir tane saatim var çünkü. 

-Nasıl? Anlamadım. 

-Bir yolculuğa çıkacağım. Bu yüzden paraya ihtiyacım var ve o parayı bulabilmemin tek yolu bu saati satmak. 

-Bakabilir miyim saate?

-Tabii, buyurun. 

-Bilirim bu markayı. Orijinalse çok değerli bir saat bu, bayağı da eski. 

-Orijinaldir. Babamın...

-E ne diyecek baban bu işe?

-Bilmem... Yanına gidince öğrenirim saatinin satılmasına ne diyeceğini.

-Nerede baban? 

-Hayli uzakta. Ona gitmek için satıyorum saati zaten. 

-Ne kadar düzgün bir diksiyonun var. Mürekkep yalamış birine benziyorsun. 

-Efendim, çevirmenim ben.

-Öyle mi? Hangi diller? 

-Fransızca, İngilizce, İspanyolca, Kürtçe ve Arapça. 

-Bu kadar dil bilen birinin parasız kalması çok ilginç. 

-Hastayım ben. Bu yüzden çalışamıyorum. 

-Neyin var? Geçmiş olsun. 

-Şizofren olduğumu düşünüyor doktorlar. 

-Peki sen ne düşünüyorsun bu konuda?

-Çoğu kimsenin göremediklerini görebildiğimi düşünüyorum. Hakikat gibi mesela. 

-Nedir peki sence hakikat?

-Anlatılabilir bir şey olsaydı etrafımdaki insanlara anlatır, deli damgası yememiş olurdum değil mi efendim? Hakikati sadece görebilir ve yaşatabilirsiniz. 

-Hakikat çok geniş bir kavram değil mi ama?

-Değil efendim. Misalen bir meyve bahçesinin önünden geçerken canınız hangi meyveyi çekerse hakikat odur. Diğer ağaçlar hakikati gizleyen yanılsamalardır. 

-İlginç bir bakış açısı. 

-Acısı efendim, bakış acısı...

-Nasıl yani anlamadım?

-Böyle baktığım için üzerime dikilen bakışlar... O acıyan, kızan, alay eden bakışlar bakışlarıma bir açıdan çok acı kazandırdı. Sizin de yanar mı canınız böyle?

-Bilmem...

-O acıyı bildiğiniz ve fark ettiğiniz gün elinizde bir hakikat olacak efendim ve bu sizi meyve bahçesinde bir ağaç gibi hissettirecek. Çoğu zaman taşlanan bir ağaç... İnsanlar hakikati taşlar efendim. 

-Adınız neydi?

-Hizûran efendim. 

-Ne ilginç bir isim... Anlamı nedir?

-Hasan Sabbah'ın cennetinin hurilerinden birinin adı. Sahte bir cennetin hakikatlerinden biri yani. 

-Hizûran Hanım bu güzel sohbetinize karşılık olarak teşekkür için bir miktar para versem kızar mısınız bana?

-Kızmam efendim ama hakikati gölgeleyecek bir davranış olduğu için incinirim. 

-O zaman saati ben satın alayım. 

-Hangi saati?

-Elinizdeki saati işte. 

-Elimde saat falan yok efendim. 

-E işte burada bakın dokunuyorum.

-O sizin görmek istediğiniz şey. Sanırım aklınızı karıştırdım. Özür dilerim. 


Hizûran arkasından seslenen adama aldırmadan yürüyüp sokağın köşesini dönerek gözden kayboldu. 


Kahvehanenin önünde oturanlar yine eğlenceli bir tiyatro izler gibi dakikalarca kendi kendine konuşup aniden arkasını dönüp sokağın köşesinden kaybolan Hizûran'ı izlemiş ve gülümsemişlerdi. 


Hakikat meyve bahçesindeki bir ağaçtı ama insanın aç gözleri o tek ağacı değil tüm bahçeyi görebiliyordu. Nerede taşlanan bir ağaç görürseniz hakikati düşünün. 


#vzadgzl