Yanından geçerken kendisini büyük bir iştahla süzen adamın niyetini anlamamıştı. Bir süre baktıktan sonra hülyalara dalmış gibi uzaklaşmıştı adam. Bu gecenin de kesat geçeceğini düşünerek hüzünlendi. Üç gündür tek bir iş çıkmamıştı. İşinden kovulacağından değil de yediği ekmeğin hakkını verememekten korkuyordu. Ojeli tırnaklarıyla makyajlı yüzünü kaşıdı hafifçe. Makyajının bozulmasından korkmuyordu. Üç saattir siftah yapmadan bekliyorlardı. Gecenin geri kalanı da öyle geçeceği kesinleşmiş gibiydi. 'Yaşlandım mı acaba?' diye düşündü. Yaşlanıyordu. Çökmeye yüz tutmuş bir ev gibiydi ama içinde hala birileri yaşıyordu. Gençliğinde dolgun dudakları, ince burnu, masum bakan gözleriyle herkesin ilgisini çekerdi. Yıllar geçtikçe güzelliğinin bir kısmını elinde tutabilmişti. Peki, neden üç gündür tek bir adam gelmiyordu yanına?


İşini sevdiği bir zaman olmuş muydu acaba? Bu soruyu defalarca sordu kendine. Kesin bir cevabının olmaması aynı düşüncelere defalarca itilmesine sebep oluyordu. Zıtlıklar içinde geçen hayatının analizi zordu. Hiç sevilmediğinin dehep arzulanan biri olduğunun da farkındaydı. Hiç kimse onunla yan yana görünmek istemezken herkes onunla koyun koyuna olmak istiyordu. 'Seni seviyorum.' cümlesini hiç duymamıştı masum bir aşığın dudaklarından. Oysaki şehvetli dudaklar hiç boş bırakmamıştı ekmek teknesini. 'İşe yaradığım sürece görmezden gelinmeyeceğimi biliyorum. Ondan sonrasını kafaya takmam bir şeyi değiştirmez.' diye düşünür, kendini rahatlatırdı. Üstüne üstlük para kazanıp genelevin patronuna götürünce aldığı iltifatlar hoşuna giderdi. Neriman bu iltifatların samimi olduğunu düşünürdü. Patronun müşterilerden farkı yoktu aslında. İhtiyaçları giderilen her erkek gibi o da mangırları cebe atarken gülümserdi. Neriman'dan henüz vazgeçmeyen tek erkekti. Neriman'ın süzülecek suyu vardı daha. Suyu kalmadığında posasını sokağa atmaya hazırdı. O ise sokağa atılacağı zamanı idam gününü bekleyen mahkum gibi bekliyordu. Onunla aynı kaderi paylaşan herkes sokağa atılmıştı. O da atılacaktı.Hikayesinin de sokakta başlaması garip bir rastlantıydı.


Yağmurlu bir günde etrafa çürük balık kokusu yayan bir çöp kutusunun köşesine sinmiş düşünüyordu. Soğuk rüzgarlar kemiklerini zangır zangır titretiyordu. Üstünde en son giydiği kıyafet vardı. Beyaz gömlek ve bol pantolonu gökten boşanırcasına yağan yağmur yüzünden tenine yapışmıştı. Düşüncelerine o kadar yoğunlaşmıştı ki ne halde olduğunun farkında değildi. "Birini sevmek suç mu? Tanrı haram kıldıysa sevmeyi, neden koydu insanın bedenine kalbi? Sırf birini sevdiğim için orospu mu oluyorum? Kendi babam bile beni böyle nitelendiriyorsa başkaları neler düşünmez? Başkaları mı? Zaten babam başkalarının düşünceleri yüzünden atmadı mı beni evden?" Bu sorular beynini kemiriyordu. O sırada balıkçıdan çıkan bir adam onu izliyordu. Kızın beyaz gömleğinin altından görünen vücudu onu cezbetmişti. Yeni bir sermaye bulan her esnaf gibi o da ellerini ovuşturdu. Kızın yanına sokuldu tilki gibi. "Benim için çalışmak ister misin?" diye sordu. O an iki taraf da birbirini uzun açıklamalara ihtiyaç duymadan anlayabiliyordu.


Bakkala gitmek bile zulümdü onun için. Ne zaman yaşlı ve kambur bakkalın dükkanına girse adamın ayıplayıcı bakışlarının hedefini şaşırmadan üstüne konduğunu görüyor, adamın yarım yamalak öğrenilmiş ahlak derslerine maruz kalıyordu. "Kuvvetin zerresi olsaydı bedeninde bana böyle bakamazdı." diye düşünürdü. Aşağı mahalleye gitmek farklı bir tecrübe yaşatmıyordu ona. Bu sefer de "Yukarı mahallenin orospusu gelmiş." diyorlardı. Kendi mahallelerindeki orospular(!) değere binerdi o anlar. Kadınlar erkeklerden daha acımasız olurdu böyle zamanlarda. Ona karşı duygularını gizleme zahmetine girmezlerdi. İğrenerek bakarlar, 'cık cık cık' sesleriyle mahalleyi inletirlerdi. Sonuçta Neriman kocalarını ellerinden alma potansiyeline sahip bir kadındı.


Bir gün yanlarından geçen üç sarhoş "Orospular!" diye bağırmıştı onlara. Neriman ne diyeceğini bilememişti. Sonuçta öyleydi. Peki bunu sesli şekilde belirtmek ne işe yarıyordu? Amaçları aşağılamaktı. Herkes gibi onlar da ayıplıyordu hayat kadınlarını. Çürük temelini görmedikleri evin yıkılmasını eleştiriyorlardı. Kendini kötü hissetmişti sebepsiz yere. Denizde boğulan birine "O kadar derine gitmeseymiş." diyen insanların gafletine acımıştı.


Mini etek ya da bol pantolon... Giydiği hiçbir şey onun ışığını karartmaya yetmezdi. Sonuçta anlına yapıştırılan "orospu" damgası kıyafetlerinden çok daha cezbediciydi. Onun ne iş yaptığını bilen hiç kimse sıradan bir insan gibi davranmıyordu ona. Herkes için Neriman, üzerinde stres atılacak bir eşyaydı. Harcanması gereken elli liraydı.


Birkaç dakika sonra kahverengi bir palto ile aynı renkten fötr şapka giyen bir adam onun yanına geldi. Cebinden çıkardığı elli lirayı ona uzattı. Neriman'ın yüzü güldü. Üç günde bir yanına gelen bu adam onunla birkaç saat geçiriyor, ardından geldiği gibi sessizce çekip gidiyordu. Tuhaf bir isteği vardı adamın. Her geldiğinde saçından bir tel istiyordu. 'Arkadaşlarına hava atmak için istiyor olmalı.' diye düşünürdü. Sormayı gereksiz görüyordu. 'Ben aldığım paraya bakarım.' deyip geçiyordu.


Perspektifi biraz geriye alırsak herkesin gerçek yüzünü görebiliriz. Her insan bir etiket taşır aslında. Zeki, asalak, çalışkan, tembel veya herhangi bir sıfat... Herkesin bir etiketi vardır. Etiketinden rahatsız olup sökmeye gücü yetmeyenler başkalarını ayıplayarak rahatlarlar. Toplumun yaralamak istediği hedef kendilerinden ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyidir. Sadece hayat kadınları ömürleri boyunca bu etiketin kaşındırıcı etkisine maruz kalır.


Neriman, tuhaf bir kadındı. Gördüğü onca hakarete rağmen bir kere olsun tepki göstermemişti. Alışmışlığın verdiği sakinlik yakasını hiç bırakmayacaktı. 'Neriman günahkar mıydı?' diye bana değil de gidip kendisine soracak olsanız "Başka çarem yoktu." diye cevap verirdi. Bana göre Neriman herkes kadar günahkardı.