-Diyelim ki ruhunda yok bu mesele, değişmeyi göze de aldın. Buna yeterince enerjin ve gücün olduğuna nasıl emin olabilirsin?

-Gerçekten intikam mı konuşuyoruz seninle? Seninle? İntikam? Öylesine şaşırıyorum ki şu konuşmaya. Aklım her şeyi alabilir gibi aslında. Uzun süredir insanlar mecburen hayatımın içindeler ve ben çok azını tercih edebiliyorum, çoğunlukla ömrüm yol geçen hanı. Çok sayıda şeyi kabullenebiliyor ruhum bu yüzden, sineye çekebiliyor gördüklerimin çeşitliliğinden dolayı gördüklerimi ama senin bana, kendini intikam alabilir hale getirme çabanı anlatmanı kabullenemiyorum.

-Eğer bu kadar şaşırtıcıysa, naif duruşumun arkasındaki öfkeyi bilen sana bile inanması zor geliyorsa desene intikamım fazlasıyla beklenmedik olacak!

Yarı soğumuş ve ona daha da acı gelen kahvesinden yudum aldı Ali. Yüzünde, gözlerinin çaresizliğini örtecek gülümsemesi vardı ve kahvenin acılığı dahi gülümsemeyi ondan alamadı.

-Ali!

Dedi arkadaşı:

-Gerçekten niyetin buysa sana öğretirim intikamı. Ama burada olmaz. Sanırım bu da birinci dersin, planlarını böylesine kalabalık mekanlarında konuşmamalısın. Göz göre göre intikam alacağın herkesin kolayca gelebileceği bu kafeyi tercih etmemen lazım. Akşam bize gel konuşalım. Hala şaşkınım ama. Bana aydınlık olan ruhunun ışığının azaldığının farkındayım ancak konunun böylesine derin olabileceğini fark etmemiştim. Bu da benim ayıbım arkadaşım. Bunu telafi etmek için de seni bu hale getirenlere verebileceğimiz zararda her türlü yardımcınım.

Gözleri dolmak üzereydi Ali’nin. Hemen boğazını temizledi, duruşunu dikleştirdi, yüzünde gülümseme oluşturmaya çalışarak çantasına uzandı:

-Ben önce sahte gülümsememi takınıp kendi karanlığıma yol alayım, yedide gelsem müsait olur musun?


Başını salladı arkadaşı ve masadan kalkıp hızlıca kafeden uzaklaştı, onun samimiyeti orada olacağı sürece Ali’nin yalanlar dolu yüz ifadesini takınamayacağını her an ağlayabileceğini fark etmişti. Arkadaşının işine yaramazsa, içini soğutacak planlar yapamazsa; onun düzenli olarak ruhunu kenarda bırakacağı hayatını zorlaştırdığını düşündü. “Dipteyken” diye söylendi, “İnsan ona çıkabileceği yeri gösteriyor ve çıkabileceği merdiveni vermiyorsa zulmetmiş olur, ya onu dehlizinden kimsenin ruhuna dokunmadığı dünyadan tam istediği biçimde kurtaracağım ya da ruhuna dokunmayı bırakacağım. Gözlerimde dostluk görüp görüp benden başka hiçbir insana erişememek olmasın onun kaderi diye elimden ne gelirse yapmam şart…”


Ali boğula boğula gününü tamamladı. Yemeğini bile yedi. Arkadaşının evine doğru Arnavut kaldırımlarından bazen hızlı bazen yavaş adımlarla ilerlemeye başladı:

 “Gerçekten hazır mısın he Ali, bu saatten sonra da ciddi miktarlarda değişmez dediğin kendini değiştirmeye?” diye sordu benliğine önce. “Beni onlar mecbur ettiler!” diye bağırdı. “Beni onlar mecbur ettiler. Ben yoksa bütün acılı süreçlerin içinde acısından gözyaşlarını silerken dahi kimseye kin gütmemiştim.” Derin nefesini aldı ve “Kimseye!” diye yükseltirken sesini sokaktan geçen insanlar onun yüzüne bakmaya başladılar. Her yüz ona dönüyordu, dönmeye devam edecekti ki kapüşonunu kafasına geçirip hızlıca uzaklaştı.

“Koşarak insanları daha da korkuttum herhalde.”

Tam bunu düşünecekti ki “Bir dakika” dedi “Ben intikamına koşan bir adamım, insanları insan kalmayı başaranlar düşünsün!”


Saat 18.56’ydı. Zorla gittiği parçası olmamak için kendini paramparça etmek isteyip nasıl yapacağını bilemeden yine de gittiği ne varsa hep geç kalmıştı.” Vay be! İntikam almayı cidden istiyorum he! Hem de yıllardır yaptığım her şeyden daha çok. En son bir hocamla görüşmeye giderken erken gidiyordum. Son on yılda yapmayı çok istediğim üç şeyden biriymiş bu demek ki…” Dört dakika boyunca beklemeye niyetliydi, yedi demişti yedide varmalıydı. Aslında içindeki tiratları başkalarına duyurmasaydı koşmayacaktı ve tam vaktinde burada olacaktı.

Kapının otomatının açılış sesi düşünce dünyasını bozdu. Arkadaşı camdan bağırdı:

-Ne bekliyorsun, gelsene!

Dünya kadar merdiven tırmandı Ali. “Bu arkadaşın evi bu kadar yukarıda mıydı gerçekten?” diye düşündü. “Ah be kardeşim! Beni neden evine davet edersin ki? Bunca merdiveni bomboş, kalbimi kırmaya yeminli insanların yanına gitmek için yıllardır tırmandığımı, mümkünse de o merdivenlerden de intikam almayı istediğimi bilmez misin?” diye söylenerek merdivenin derdini unuttu, farkında olmadan onca katı tırmanmayı bitirdi. Arkadaşı, onun soluk soluğa halini görünce sordu:

-Neden asansöre binmedin?

Hemen solundaki asansörü o ana dek fark etmemişti.

-Unuttum, dedi. “Gideceğim yolu kolaylaştırabilecek cihazları bile unuttum.”

Gülümsedi arkadaşı, “Hatırlarsın.”

“Etrafındakileri sevebildiğinde veya sevebildiğin etrafın olabildiğinde hatırlarsın…”


Önce koridoru geçtiler, daracık alanda yürümek sanki Ali’yi hafifletiyordu. Çaresizliğinden uzaklaşıyordu, çaresizliğini kapının dibindeki askıya hırkasıyla beraber asmıştı ve kapıdan uzaklaştıkça hırkanın da çaresizliğinin de nasıl gözüktüğü aklından siliniyordu. “Sonra karıştırıp yanlış çaresizliği almayayım” diye düşündü; “bana olur, olmaz bilemem. Yine de üstüme gitmeyecek bir çaresizlik almayayım.” Gülümsedi, gülümsediğini görünce arkadaşı da gülümsedi omzuna dokundu; tam o anda aynanın karşısındaymış hissine kapıldı; çaresiz gözleri, burnundan aldığı sığ nefesleri ve ağlayacak haline gülen dudakları ile hafiften oynayan yanakları.


Küçük odaya geçtiler, salona geçselerdi yandaki apartmana ses gidebilirdi. Gizli kapaklı işler çevirme konusunda ne kadar da çok bilmediği şey vardı.

İki koltuk, aralarında bir sehpa ve odanın diğer köşesinde raflar ile bu oda ne kadar da terapist odasına benziyordu. Bu oda derdine derman olacaktı, gerçekten bir terapi gibi düşünebilir miydi? Ali bu düşünceye güldü, “Hangi terapist sana intikam almayı öğretir ki?” Sehpanın üzerindeki notlara gözü ilişti, “Hem de sen gelmeden önce intikam planlarını not edecek birini başka hiçbir yerde bulamam herhalde.”

Sandalyelere ikisi de yerleştikten sonra arkadaşı sordu:

“Senin planın nedir?” Gözlerinin içine daha derince baktı Ali’nin. “Benim faydam olamasa sana, hatta niyetim bile olmasa direkt. Ne yapmayı düşünüyordun?”          

Ali ellerini birleştirdi, parmaklarını birbirine geçirdi ve avuç içlerini arkadaşına döndürerek esnetti ellerini:

-Bana hissettirdikleri her şeyi onlara hissettirmek istiyorum. Kaç kere kırıldıysa kalbim, en az artı bir kez daha onların kalbi de kırılmalı.

-Tamamdır hedefimiz zaten o. Bunu nasıl yapmayı planlıyorsun?

-Hepsiyle konuşacağım tek tek, tamamına muhtelif yerlerde köşelerde ve büyük masaların ortalarında bağıracağım. Bana nasıl hissettirdiklerini tek tek öğrenip pişman olacaklar.

-Nasıl?

-Söyleyeceğim işte.

-Ama canım dostum sen insan olmayı intikam almak sanıyorsun! Ben etrafındaki hiçbir kimsenin derdini sıkıntını anlayabilecek, buhranını hafifletecek duyarlılığa sahip olduğunu düşünmüyorum. Bana anlattığın kadarıyla ruhsuzlar ordusunda daimî mesaidesin. Ayrıca da kendini ifade etmek intikam değildir. Bu senin insanlık hakkın. Senin var olma çıtanı ne kadar da düşürmüş şu dünya yıllardır…


Ali’nin yüzü düştü. Şaşırmış gibiydi dünyanın kötülüğüne, daha önce görmemiş miydi insanoğlunun ne yapacağını? Onu da masum duygularından arındıran, uzaklaştıran insanlar değil miydi? Olmayacağını düşündüğü insanı olmayı öğrenmeye niyetlenmesine sebep olan, yapması gerekenler boyunu aşacak dahi olsa vazgeçmeyeceğine yemin ettiren insanlarken; kendini daha iyi anlatsa, daha öfkeli anlatsa, hiç olmayacak noktada lafı gediğine koysa mesela tam o noktada anlaşılacağını ummuştu he. Varlığına ısrar etmenin intikam olacağını düşünmüştü. “Arkadaşım olmasa” dedi, “ben kendi çukurumu gökyüzü sanacağım!”

Arkadaşı tekrar söze girdi:

“O zaman bu işi tamamen bana bırakıyorsun, ne yapacağına ben seni de göz önünde bulundurarak karar vereyim, sadece geri dönülmez yollara seni sokmaktan endişeliyim, son kez soracağım notlarımı önüne sermeden. Emin misin?”

“Eminim” dedi Ali. “Moby Dick’i okurken çok düşündüm, benden kaybolan şeyleri almak uğruna öleceksem de öleceğim. Kaptan Ahab bana kalırsa ölecek olmaktan mutsuz değildi, bir şey yapmasa içinin rahat edemeyeceği için onun hikayesi nasıl ölümle bitmek zorundaysa benimki de öyle bitmek zorunda.”


Uzun uzun baktı arkadaşı ona, sessizlik saniyeleri veya saatleri kapladı aştı geçti. Kimse o zamanın ne kadar sürdüğünü tam kestiremezdi. Ali sessizliği bozmasa arkadaşının tekrar konuşmayacağı aşikâr olana dek beklediler.

“Ya tamam” dedi Ali. “Henüz bitiremedim Moby Dick’i. Biliyorsun odaklanmakta fazlasıyla zorlanıyorum ve evet bakışlarında görüyorum söylediklerime emin olmadan konuştuğumu anladığını. İşte bunun için sana ihtiyacım var, intikama dair bir kitabı dahi bitirmeye cesaretim -enerjim- yok. Balina haklı zaten bana kalırsa.”


Gülümsediler karşılıklı. Önlerindeki soğumuş çaydan birer yudum aldılar ve arkadaşı başladı anlatmaya:

“Öncelikle Ali, bu planda aşama atlamayacaksın, sakin kalman ve gerekli aşamaları gerekli zamanlarda yapman mühim. Önce senin hikâyenin ana patronu kötü kahramana gideceksin, hiç planlamamış gibi”

Ali kolunu tuttu arkadaşının. “Dur” dedi. “Duyacaklar!”

“Duymasından endişe edebileceğimiz birileri duyacak, öğrenecek ne dilediğimi ve başka planlar kurmak benim ruhuma nasip olmayacak.”

“Söyleme” dedi Ali, “yazılı kâğıdın üzerinde göster, kimse bilmesin. Birinin bilmesinden duymasından öylesine endişeliyim ki, ne olursun”

Başını salladı arkadaşı, sesini çıkarmadan onayladı. Birinin evet diyeceğini bile duymasını istemedi.


Ali sayfaları dolandıkça hayran kaldı arkadaşına hem korktu hem şaşırdı hem hayran kaldı. Bu üç hissi sayfaları çevirdikçe yaşadı da yaşadı. Önce gözleri doldu, sonra rengi attı ve sonra da gözleri ışıldadı.


Bütün planı okumayı bitirdiğinde karşısında yansımasıyla karşılaştı. Onun gibi duran, onun gibi nefes alan, korkan ve cesur davranan biri vardı. Elleri, kolları ve hatta ruhu bizzat onun gibiydi.