Yurda geldiğinde vakit biraz geç olmuştu. Akşam yemeği verilmişti. Ancak karnı acıkmaya başladığında bunun farkına vardı. Yanında yiyecek bir şey de yoktu. Kara kara düşünmeye başladı. Kantin geldi aklına. Fakat o da kapanmıştı. Aç kaldık o zaman bu gece, diye düşündü. Aç kalması o kadar da kötü değildi ama diğer yandan gün içinde yaşadıkları aklına geldikçe karnına sancılar giriyordu. Bunun açlıkla birleşmesi yaşadığı endişe ve takıntı halini daha da acı kılıyordu. Kafasını yastığa gömdü. Gözlerini kapattı. O kadar çok düşünüyordu ki kendine engel olamıyordu. Sanki dik bir yokuşta freni patlamış araba gibiydi. Duramıyordu. Böyle giderse bir yere çarpacak ve zarar görecekti. Bir çıkış yolu bulmak istiyordu ama nafile. Kafasının içinde dolaşıyor dolaşıyor ama labirente sıkışmış fare gibi çıkış yolunu bulamıyordu. En sonunda kalktı. Lavaboya yöneldi. Yüzünü yıkadı. Aynada uykusuzluk ve açlıktan dolayı sararmış yüzünü gördü. Gördüğü manzara onu daha da dehşet içine sürüklemişti. Duş alırsam belki iyi gelir, diye geçirdi içinden. Duşa yöneldi. Duşunu aldı. Biraz olsun ferahlamıştı. Yatağına doğru yöneldi. Bu esnada diğer yatağın boş olduğunu gördü. Diğer oda arkadaşı gelmemişti. "Herhalde," dedi kendi kendine. "Arkadaşına kalmaya gitti." Tüm bu düşünceler ışığında başını yastığa koydu. Hayallere daldı. Yarını düşündü. Ve kısa süre içerisinde gözlerini yumdu ve hayallerinin karşısına çıktığı rüyalar alemine giriş yaptı. Kendisini bir insanın ancak sığabileceği dar bir hücrede buldu. Damından su akıyor ve kafasına damlıyordu. Üstelik her tarafı lağım ve fare pislikleri kaplamıştı. Zangır zangır titretecek kadar soğuk bir hava vardı. Ellerini birleştirdi ve ovuşturdu. Fakat o kadar soğuktu ki ellerini ovuştururken birbirine yapışıyordu. O anda hücre kapısının diğer tarafından sesler duymaya başladı. Yardım istemek için atıldı. Fakat ağzı et ve tırnak gibi birbirine yapışmış ve ayrılmamıştı. Bütün vücudunu kullanarak ses yapmaya çalışıyordu. Kendisini oradaki insanlara duyurmak ve yardım çığlıkları atmak istiyordu. Fakat nafile. En sonunda bir takırtı duydu. Kapı açılıyor ve yavaş yavaş aralanıyordu. Karşısında gözlerinden büyük kaşları olan. Ağzı dikişli. Kulakları ters. Saçı kızıl, korkutucu bir adam çıktı. Dehşete kapılmıştı. Adam onu boğazından tuttu ve yere yapıştırdı. Eline bir kağıt tutuşturup odadan çıktı ve kapıyı üstüne kapattı. Soğuktan hareket edemez hale gelen ellerini son bir can havliyle kağıtta yazanı okudu. “Bunu hak ettin!”

Birden doğrularak uyandı. Nerede olduğunu ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kan ter içinde kalmıştı. Kabus… Sadece bir kabusmuş… Yataktan doğruldu. Öne doğru eğildi ve saçlarını sımsıkı tuttu. Gördüğü kabusun ona ne ifade ettiğini düşünecek hale gelene kadar birkaç dakika geçti. Neydi bu… neydi bu… ne gördüm ben böyle? En sonunda ayağa kalkmayı başardı ve saatine baktı. Saat gece 4.37 civarıydı. Lavaboya gitti. Yüzünü yıkadı. Terleyen atletini ve pijamasını değiştirdi. Dersi saat 9'daydı. Bu yüzden tekrar yatmayı denemek için yatağına gitti. Uzandı. Telefonu eline aldı. Twitter'daki gündemlerde gezinip biraz kafasını dağıtınca telefonu bıraktı. Sabah namazı ve okul için alarmını tekrardan kontrol etti. Gözlerini yumdu ve tekrardan uykuya daldı. 



3.

Kış mevsimi olmasına rağmen güneşin kendisini son derece sıcak bir biçimde hissettirdiği bir gün okula yol almak üzere yurttan ayrılmıştı. Üniversiteye gitmek üzere duraklara doğru ilerliyordu. Üzerinde tam olarak sebebini anlayamadığı bir ağırlık vardı. Sanki üniversiteyi yeni kazanmış fakat giderken eşya olarak ne götürmesini bilmediği için bütün eşyalarını valize doldurmuş birinin valizini kendisine sırtlamış öyle yürüyordu. Başı da bir yandan ağrıyordu fakat gitmesi gereken dersin önemli olduğunu anladığı anlarda gitmek için kendisini cesaretlendiriyordu. Bir yandan yaşadığı acıyı düşünüp bir yandan kendisine telkin verirken durağa varmıştı bile. Etrafında onun gibi bekleyen birçok üniversiteli genç vardı. Bir müddet bekledikten sonra üniversiteye giden otobüs gelmişti. Sıraya girdi ve sırası geldiği zaman otobüse ayak bastı. Oturulacak yerler çoktan dolmuştu. Tutunabileceği müsait bir alan için otobüste göz gezdirdi. Sonunda müsait bir yer buldu ve oraya yöneldi. Otobüs üniversiteye vardığında fakültesine yakın bir durakta indi. Sınıfına doğru yürümeye başladı. Fakat yaşadığı baş ağrısı her adım attığında kuvvetleniyor gibiydi. Bir yandan derse gitmek zorunda olduğunu düşünüyor, diğer yanda bu şekilde derse gitmenin sebep olacağı olumsuz durumların ihtimali üzerinde duruyordu.  Zor da olsa sınıfa girdi. Ama baş ağrısı sadece kuvvetlenmekle kalmıyor onu içini yiyip bitiren bir çelişki ile de baş başa bırakıyordu. Sınıfında pek sosyal biri olmadığı için yakın bir arkadaşı da yoktu. Genellikle tek başına en arka sıralarda oturur, dersi dinler ve ders bitiminde kimseyle konuşmadan sınıfı terk ederdi. Şu an yaşadığı kuvvetli bağ ağrısı ona bu sergilemiş olduğu davranışı sorgulatıyordu. Ah keşke, diyordu. "Şu halimi bir arkadaşımla paylaşabilseydim. Ah salak kafam!" Dersin başlamasına da sadece 5 dakika kalmıştı. Baş ağrısı kuvvetlendikçe kendisini kapana kısılmış hissediyor, kapana kısıldıkça da baş ağrısı daha da kuvvetleniyordu. Ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Sanki bir okyanusun ortasında yapayalnız çırpınan ve nereye gideceğini bilemeyen, etrafında yardım isteyebileceği hiçbir şey olmayan bir adamın çaresizliği içerisinde kalmıştı. Durumun şiddeti gittikçe artıyordu. Başını alıp su dolu bir kovaya atsa su buharlaşacak gibiydi. Diğer bir yandan elleri de titremeye başlamıştı. Elleri karşı konulamaz bir biçimde sağ sola savruluyordu. Kontrolden çıkmış bir arabayı sağa sola manevralarla kurtarmak isteyen ama bir türlü durumu düzeltemeyen bir arabanın savrulması gibi, elleri bir sağa bir sola yuvarlanıp duruyordu. Bir yandan saate baktı. Saate baktığında bir şok daha geçirmişti. En son baktığında derse 5 dakika kalmıştı ve yalnızca 2 dakika geçmişti. Sanki zaman gençliğinde son derece dinamik bir atlet olan bir kişinin yaşlanınca bu hızını kaybedip yeni yürümeyi öğrenen bir çocuk kadar yavaşlayan birisinin yavaşlaması gibi aniden yavaşlamıştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Artık midesi boğazına kadar gelmişti. Boğazında adeta bir tokmak bulunuyor ve sürekli boğazına baskı yapıyordu. Derken cılız bir ses duydu. İnce, tiz bir ses. Bir erkeğin sahip olamayacağı kadar ince bir ses. Halbuki üniversiteye girdi gireli yemekhane sırasında öne geçmek isteyen bir kız dışında şu ana kadar hiçbir kızla konuşmamıştı. Baş ağrısı sebebiyle idrak ve anlamada zayıf düştüğü için bu gelen sesi anlamasını daha da zorlaştırıyordu. “Hey, iyi misin, pek iyi gözükmüyorsun?” Artık emindi. Bir kız sesiydi bu. Son bir gayret ile su aldıkça ağırlaşan bir sünger gibi ağırlaşmış kafasını kaldırmayı başardı. Yüzünü kaldırdığında karşısındaki insanı tam olarak seçememişti. Gözleri kararıyordu. Yeni doğan güneşin yeryüzünü yavaş yavaş aydınlatıp etrafın seçilmesi ile benzer bir şekilde gözü aydınlanmaya başlamıştı. Karşısında dikilen birisi, hafif esmer, görece zayıf, kısa boylu ve kısa kaküllü saçlara sahip ela gözlü bir kızdı. Kendisine doğru endişeli bir şekilde baktığı belli oluyordu.  Aslan tarafından kovalanmaya başlanan bir ceylanın hızlandığı gibi kalbi bir anda hızlanmıştı. Artık dayanamadı ve sabah ne yediyse önüne kusmaya başladı. Kız irkildi ve kendisini geriye attı. Kusarken o kadar zorlanıyordu ki sanki birisi midesinden dikenli bir tel ile yediklerini boğazından çıkarıyordu. Kusması bitmişti ama kendisi de bitmişti. Büyük bir utanma ile kızın yüzünde dahi bakmadan sınıf kapısından fırladı ve fakülte dışına kendisini attı. Yüzü eğik bir biçimde hızlı adımlarla şehir merkezine doğru gitmek için duraklara gitmeye başladı. Fakat vücudu çok yorulmuştu. Bir adım daha atmaya mecali kalmamıştı. Susuzluktan kırılan birinin serap gördüğünden habersiz bir şekilde suya ulaşmak için çırpındığı gibi o da bir önce uzaklaşmak için çırpınıyordu. Ama sanki ayağında demirden ayakkabılar vardı. Her adımı gittikçe zorlaşıyordu. Önünü dahi tam olarak görmekte zorluk çekiyordu. Çevresindeki insanların endişe ve merak dolu bakışlarını az da olsa sezebiliyordu. Yurduna giden otobüse çok az kalmıştı. Kendini son derece zorluyor, bir an önce güvenli liman olarak gördüğü odasına varmak istiyordu. Dersin önemi onun için artık ikinci plandaydı. Otobüse geldiğinde artık bitmiş vaziyetteydi. Son bir gayretle kartını okuttu ve ağır adımlarla otobüsün arkasında boş bir yere oturdu ve otobüsün kalkması için beklemeye başladı. Ama bir türlü otobüs hareket etmiyordu. Sanki lastikleri inmiş ve benzini bitmiş gibi yerinden kımıldamıyordu. Midesi tekrardan bulanmaya başlamıştı. Sanki karnında bir fırtına çıkmış ve midesi fırtınaya yakalan bir gemi gibi sağa sola gidip geliyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Ne hissettiğini ve düşündüğünü dahi algılayamıyordu. “Galiba deliriyorum.” demeye başladı. “Galiba deliriyorum ya da öleceğim”. Bu düşünceler bir gelgit gibi bir geliyor bir gidiyordu. Ama emin olduğu bir şey vardı ki o da otobüs bir an önce hareket etmezse daha fazla dayanamayacağıydı. Otobüs şoförüne haykırmak istiyordu. Ama o kadar güçsüz bir durumdaydı ki haykırması ancak bir karıncanın bağırışı kadar kuvvetli olabilirdi. O yüzden bu düşüncesinden vazgeçti ve beklemekte karar kıldı. Biraz sonra şoför kontağı açtı. Yerini sağlamlaştırdı. Gaza bastı ve hareket ederek izleyeceği rota için ilerlemeye başladı. Fakat mide bulantısı artan Baybars, daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu. Kusması demek bütün otobüse rezil olması demekti. Rezil olması demek ise onun için insanların karşına çıkmayı bir insanın açık bir havada güneşe bakması kadar zorlayacaktı. Boğazına kadar gelen tokluk hissi artık dayanılmaz bir haldeydi. İnmesi ve midesinde kopan fırtınayı dindirecek bir sığınak bulması gerekiyordu. Fakat yolun daha yarısına dahi gelmemişti. Rezil olmaktansa dedi, “rezil olmaktansa yürürüm daha iyi.“ Bu düşünceyle beraber butona basması bir oldu. Otobüs sakin bir şekilde durağa yanaştı. Kapıyı açtı ve yolcusunun inmesi için beklemeye başladı. Mecali kalmayan Baybars ölüme giden fakat ölmek istemeyen bir idam mahkumunun adımları misali yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledi. Kendisini güçlükle dışarı bıraktı. Her ne kadar müsait bir yer bulup kendisini rahatlatmak istese de çevresinde müsait bir yer göremedi. Ama artık son noktaya gelmişti. Ya olduğu yerde kusacak ya da ağzını sıkmaktan dolayı çenesi tutulacaktı. Son bir hamleyle etrafına baktı. Bir ağaç gördü. Son kez kendisini sezdi. Durumu değerlendirdiğinde artık yapacak bir şeyinin olmadığının farkına vardı. Rezil olursa olacaktı, dalga geçilirse geçilecekti. Birkaç adım ötesindeki ağacın gövdesine kendini bıraktı ve kusmaya başladı. O esnada bulunduğu kaldırımdan birçok insan geçiyordu. Bir kısmı son derece ilgisiz bir kısmı ise sadece acıyan gözlerle bakarak yanından geçiyorlardı. Artık rahatlamıştı. Fakat çok utanıyordu. Yaz sıcağında kıpkırmızı kesilen bir domates misali yanakları kızarmıştı. Kulakları resmen alev alevdi. İşi bitmesine rağmen başını kaldıramıyordu. O kadar çok utanmıştı ki bir deve kuşu gibi kafasını toprağa gömüp bir daha da çıkarmak istemiyordu. Ama kalkmalıydı. Birden birisinin kendisine seslendiğini sezdi. Bir an için kendisini toparlayıp başını kaldırdı ve bu kendisine seslenen kişiyi gözleriyle aramaya başladı. Birkaç adım ötesinde, 45 yaşlarında, kısa boylu ve boyuna görece kilolu, tonton bir amcanın kendisine bakmakta olduğunu gördü. Ama o kadar çok utanıyordu ki birisinin ona seslendiğini bilmek, isteyeceği en son şeydi. Hiçbir insanı görmek veya konuşmak istemiyordu. Ama o kadar bitkindi ki kurak bir mevsimde artık son anlarını yaşayan bir bitkinin cansızlığını taşıyordu. Bu yüzden utancını kontrol altına almak ve böylece kendisine el uzatan birinin eline yapışmak istiyordu. “İyi misin evlat?” diye seslendi tekrardan tonton amca. Yanına yaklaştı. Kaldırımda diz çöken bu genci doğrultmaya çalıştı. Fakat genç hiç kıpırdayamıyordu. Kendisi de bu denli kalıplı bir genci kaldırabilecek bir çevikliğe sahip değildi. Bu yüzden gence seslenip ayağa kalkması için teşvik ediyordu. “Bak ben hemen şu dükkandaki bir esnafım. Gel benimle de sana yardımcı olayım.” Baybars bir taraftan bu teklifi kendisine sunan amcayı gurbet özlemiyle yanıp kavuşan eşler gibi sarıp sarmalamayı istiyordu. Ama utancı galip geliyor, bu yüzden soğuktan kaskatı kesilmiş, hareket edemeyen bir insan gibi donup kalıyordu. Artık tükenmekte olan enerjisini “Teşekkür ederim” diyerek daha da bitirmişti. Tonton amca dükkanda bekleyen 20’li yaşlardaki bir gence seslendi. “Ahmet buraya gel.” Genç koşar adımlarla yanlarına gelmişti bile. Hemen gencin koluna girdiler. Dükkana kadar genci beraber taşıdılar. Ufak bir bakkaliye idi dükkan. Boş sandalyelerden birine oturttular bu mecali kalmayan genci. Mecali kalmayan Baybars, hiç itiraz etmeden sessizce başı ve boynu bükük bir şekilde oturuyordu. Ufak bir sessizlikten sonra tonton amca dayanamadı. “Çocuğum iyi misin, ambulansı aramamızı ya da hastaneye götürmemizi istet misin?” Fakat karşısındaki genç adeta mumdan yapılmış bir heykel gibi insan olarak gözüküyor fakat hiçbir canlılık emaresi göstermiyordu. “Evladım, anlıyorum bir sıkıntın var. Ama bir şey söylemezsen sana yardımcı olamam.” Bütün bu uğraşlar suya yazı yazmayı denemek gibiydi. Baybars hiçbir tepki vermiyordu. Hiç kıpırdaman oturuyor ve sabit bir noktadan gözlerini ayırmıyordu. “Bak benim adım Cevahir, burada 20 yıllık esnaflık yaparım. Bu da yeğenim Ahmet. Kendisi boş vakitlerinde bana yardım eder. Senden beklediğimiz herhangi bir karşılık yok. Sadece zor durumda gördüğüm bir gence eğer elimden geliyorsa yardım etmek istiyorum.” Baybars bu cümlelerden sonra kalbinde bir sıcaklık hissetti. Kaskatı kesilmiş kalbi, kışın çetin soğuğunda damlarda oluşmuş sarkıtların güneşi gördüğünde erimesi gibi eriyordu. “Adım,” dedi, “Adım Baybars.” Cevahir amca bunu duyduktan sonra derin bir oh çekti. “Memnun oldum Baybars, ne olduğunu anlatmak ister misin?” Baybars, "Sadece biraz midem bulanıyor. O yüzden kötüyüm.” dedi. O sırada Ahmet dükkana giren bir müşteri ile ilgileniyordu. Cevahir amca müşterinin gitmesini bekledi. “Yeğenim Ahmet!" diye seslendi.

“Efendim amca!”

“Ben bu misafirimizi hastaneye götüreceğim, dükkan sana emanet.” dedikten sonra Baybars'ın bir şey demesini beklemeden elinden tutarak kalkmasına yardım etti.