Karanlık bir odadayım. Ruhum tam az önce daraldı. Güzel bir film izlemiştim ve sonrasında uyuyacaktım. Tam uyumaya yakın, banyo yaparken bir anda perdesi açılan biri gibi irkildim ve yatağımdan fırladım. Çıktım o karanlık odadan, mutfaktayım şimdi. Kahve yaptım, demlenmesini bekliyorum. Canım sigara içmek istiyor ama annem kızıyor mutfakta içmeme. Uyumaya çalışıyordum hatırladığım kadarıyla. Sahi ne oldu?


Kendimi aşırı enerjik hissediyorum. Saatlerce koşabilirim ya da koşamam. Koşamam büyük ihtimalle. 750 metrelik parkta 5 turu zor tamamlıyorum ki, onu da toplasan yarım saat etmiyor. Ama koşmak iyi gelirdi. Çıkıp koşsam mı acaba?


Hayır çıkamam. Sokağa çıkma yasağı var. En son bu çapta bir salgın Birinci Dünya Savaşı sırasında olmuştu. Acaba onlarda da sokağa çıkma yasağı var mıdır? Gecenin bir vakti uyuyamayan ve dışarı çıkıp koşmak isteyen biri var mıdır?


Kesin vardır. Bir şeyler yapmak isteyen ama hep elinde olmayan olaylar bütünlemeleri ile dizginlenen biri mutlaka vardır, yüz yıl önce de bin yıl önce de. Tarihin geçmişten geleceğe akışında hep bireyselleşmeye doğru bir yol olduğu söylenir. Birey kendi özgür iradesi ile kararını veya istediklerini yapmalıdır. Saçmalık! Tamamen saçmalık. Hayal veya fantezi satmaktan başka bir şey değil. Bir milyon bireyden biri bunu yapar ve bu genellenir. Olacak şey değil. Bireye öğretilen; sen değerlisin, kendi istediklerini yapabilirsin. Hiçbir değerimiz yok ve hiçbir istediğimizi yapamıyoruz. Sadece yapma hayaliyle yaşıyoruz ve ben artık hayallerde yaşamaktan sıkıldım. Gerçeklerin her defasında sabahın köründe işe yetişmek için evinden ok gibi fırlayan, sömürülen bir işçinin çarptığı kapı gibi suratıma çarpmasından sıkıldım. Sokakta simit satarken zabıtanın gelip tezgahını dağıttığı çocuk kadar sıkılmadım. Haddime değil ama şükretmemeyi öğreneli de çok oldu. Niye şükrederiz ki?


Hiçbirimiz bilmiyoruz. Aslında biliyoruz. Kendimizi avutmak için yapıyoruz ama ben dahil hiç birimiz bunu söylemiyoruz ve ilahi bir gücün varlığında kılıf uyduruyoruz. Şükretmek göreceli bile olmayan ve apaçık ortada olan eşitsizlik ve adaletsizliğe uydurulan en büyük kılıf. Benden kötüleri var diye benim de halimden memnun olmam veya bunu durumuma merhem gibi sürmem anlamsızlığın daniskası. Ben bunların hiçbirini istemedim. İstemediğim ne kadar yer varsa bulunuyorum ve bu hayattan öğrendiğim bir şey varsa o da hep kötüye gittiği. İstemediğim daha birçok yer ve durum var. Telaş yapmasınlar ve beklesinler beni, oralara da uğrayacağım muhakkak. Ben ne ara buraya geldim? Ben asla umutsuz, melankolik biri değildim. Yüzde yetmişim su değil, pollyannacılıktı benim. Hep olayların iyi yönlerine bakardım. Niye artık bakamıyorum?


Evet evet, aynı şeyi düşünüyoruz. Artık bakabileceğim iyi bir şey kalmadı. 110 kişinin öldüğü, binlerce kişinin evsiz kaldığı bir depremde enkazdan çıkan bir bebeğe sevinecek ve bununla avunacak biri değilim artık. Hiçbir olay ve olgu o binaların yıkımından sorumlu olanlara karşı nefretimi indirgeyemez. Ölmeyi gösterip sıtmaya razı edemezler beni. Çünkü ben artık yıkılan binaların tam içindeyim ve sanırım çıkmak için debelenmeyeceğim de, sadece yukarı bakıp gülümseyeceğim. Anladım ki bu dünyada benim, bizim durumumuzla ilgili şikâyetçi olabileceğimiz hiç kimse yok. Bir tek kişiden şikâyetçiyim artık. Onunla bir araya geleceğim günü bekliyorum. Muhtemelen şikâyetlerime bir kılıf uydurup doyurucu cevaplar verir ama ben yine de o günü bekleyeceğim. Belki de ben haklıyımdır. Kim bilebilir ki?