“Sen kaybetmek nedir bilmiyorsun.”


Bu cümle yankılandı, gün batımı ışıklarıyla turunculaşan oturma odasında. Bir şey soğudu Boncuk’un içinde ta irisine kadar. “Kaybetmek nedir bilmiyormuşum… Ulan!” diye başladı içinden ama gıkı çıkmadı İrfan’a. Söylemek istedikleri boğazına yapıştı, elinden gelen sadece yutkunmak oldu gene. Böyle süregelmişti ilişkileri, susmak bir alışkanlık halini almıştı. İnsan bir kere alıştırdı mı aksi türlüsünü icra edemiyordu niyeyse. “Ah ulan!” demeye devam ede ede kapıya doğru gitti Boncuk.


Böyle biriydi İrfan, bunu bile bile arkadaş olmuştu onunla. Üniversiteye hazırlık senesinde dershanede tanışmışlardı. İrfan geçen senenin mezunlarındandı aslında ama Boncuk dershaneye başladığı ilk günden itibaren adını sürekli duyar olmuştu. Gülten abla, dershanenin sorumlusu, geçen seneki grubu öve öve bitiremiyordu. Hepsi çok iyi üniversitelerde çok iyi bölümler kazanmışlardı. Ah bir de İrfan vardı yakışıklı mı yakışıklı, zeki mi zeki. Boncukla tanışsalar çok iyi anlaşırlardı, çok benziyorlardı birbirlerine. İşte böyle böyle işlemişti İrfan’ı Boncuk’a. Daha tanımadan hayallerindeki erkeği bulmuş hissetmişti Boncuk. Bir gün dershaneye Gülten ablanın öve öve bitiremediği o grup geldi ziyarete. Boncuk İrfan’ı ilk görüşte tanıdı. Uzun kahverengi saçları, uzun sakalları, kendinden emin duruşu ve ah o saten gibi sesi. Kalbi yerinden çıktı şimdi herkes onun gümbürtülerini duyuyor sandı Boncuk. Ömründe böyle bir heyecan yaşamamıştı şimdiye dek. Nefes almayı bıraktı da vücudu oksijensiz solunum yapmaya başladı sanki. Gülten abla aylardır bu anı beklemiş gibi hemen tanıştırdı ikisini. Konu konuyu açtı saatlerce konuştular. Cümleler birer iplik oldu balıkçı düğümü attı aralarında. Böyle başladı işte tarifsizlikleri. Arkadaş desen değil iki aşık desen hiç değil. Vardı aralarında besbelli bir şey, vardı da biri aralarındaki ne diye sorsa gıkları çıkamazdı. Bu durum İrfan’ın hoşuna bile gidiyordu hatta. Da Boncuk sarhoş gibi dolaşıyordu etrafta, ona yaramamıştı böylesi bir manasızlık. İrfan’ı kaybetmemek için bir şey demedi. İşte böyle başladı suskunlukları da, yıllar yılı hiç ses çıkarmayan. Birkaç ay sonra İrfan Amerika’ya gitti. Boncuk onu kaybetmekten deli gibi korkuyordu ama işin ilginç tarafı Türkiye’de sağlamlaştırmayı beceremedikleri bağ Amerika’da sağlamlaşmıştı. Bir gece Türkiye’de saat 4 suları, telefonu çalmaya başladı Boncuk’un. Arayan İrfandı. Israrla çaldırıyordu bir de. Kesin önemli bir şey var diye fırladı yatağından. İrfan telefonla konuşmayı hiç sevmezdi ama gecenin bu saatinde böylesi bir ısrarla arıyorsa kesin bir şey olmuştu. Telefonu açtı “Müsait misin, görüntülü konuşalım mı?” dedi İrfan. Olur, dedi Boncuk. Ama diyemedi, olur tabii ya bir de soruyor musun günlerdir görmedim yüzünü ne kadar özledim haberin var mı?! İrfan görüntülü arayasıya ekrandan kendine baktı Boncuk. Şöyle bir çeki düzen verdi kendine ama neye yarar. Saçları kısacıktı o zamanlar, uyurken horoz ibiğine dönmüşlerdi. Neyse dedi, açtı telefonu. Gördüğü manzara içini iki büklüm etmişti. İrfan’ı özlemek yetmiyormuş gibi bir de ekranda gördüğü adam ağlıyordu. Ne oldu, dedi. İrfan ne kadar yalnız olduğunu anlattı. Yalnızlıktan kendini nereye atacağını şaşırmıştı hatta öyle ki bir an Boncuk’a “Benimle misin?” diye sormuştu. Boncuk’un gene gıkı çıkmadı ama neyseki bu sefer çok doğru yerde gıksız kalmıştı. Çünkü içten içe bir güvensizliği vardı İrfan’a karşı. Ona ne kadar yaklaşmak istese de içinde bir ses hep dur diyordu. Boncuk’un tereddütlü suskunluğunu görünce İrfan teklifini geri aldı ve telefonu kapattı. Bu konu hakkında bir daha hiç konuşmadılar. Yine de Amerika bağlarını güçlendirmeye devam etti. Öyle ki Boncuk tatil için Adrasan’a gittiği bir gün, İrfan’ı arayacağını söyledi. Amerika’da gece 11, Türkiye’de sabah 6 suları gün doğumu. Erkenden uyandı sahilde biraz yürüyüş yaptı, serin sabah rüzgarını içine çekti. Saat tam gün doğumuna 5 dakika kala İrfan’ı aradı. Beraber gün doğumunu izlediler. Amerika’da dolunay, Türkiye’de güneş. Kimsenin kalbi kırılmadı o sabah. Tarifsizliklerini kabullendiler sessizce. Gelgelelim çok sürmedi bu sessizlik. İrfan Amerika’dan dönünce bu halleri Boncuk’u tatmin etmemeye başladı ancak içten içe bildiği şey yine vurdu yüzüne. Geleceği olmayacaktı, kifayeti eksik kalacaktı hislerinin. Korkmadı bu defa ve veda etti İrfan’a. İrfan’ın da zaten dur diyesi hiç yoktu.


Aradan yıllar geçti. Ansızın bir gün karşılaştılar İrfanla. Görüşmemişlerdi bir daha hiç ama Boncuk’un haberi vardı az buçuk İrfan’ın hayatından. Ailesiyle yakındı hala, onlardan alıyordu ara ara haberlerini. En son birine kör kütük aşıktı İrfan ama şimdi karşısındaki adam aşık birinin sevincinden ziyade ölü birinin matemini taşıyordu üstünde. Yeniden görüşmek üzere sözleştiler. Sonra bir akşam Boncuk’un telefonu titredi, gelen mesaj İrfan’dan “Sana çok ihtiyacım var.” Bir an olsun düşünmedi Boncuk. Neredesin dedi ve hemen evden çıktı. Birine çok fena aşık olmuş İrfan, 1 seneyi aşkın sürmüş ilişkileri ama kız yapamamış. Daha doğrusu baş edememiş İrfanla. Bana küçük hissettiriyorsun demiş ve bitirmiş. Dönmek mağlup olmaktı kimi zaman ama İrfan mağlup olup da dönmüştü. Dönüşüyle mağlubiyeti büyüdü. Boncuk’un bıraktığı Boncuk kalacağını sanarak yazmıştı ona İrfan. Yanılmıştı. Boncuk bambaşka biriydi artık. Yeni bir işi, kıyafetleri, evi, yepyeni arkadaşları vardı ve hatta biriyle beraberdi. Öyle tarifsiz falan da değil baya baya sevgilim diyebildiği biri vardı. Evin güneşin çekilmesiyle loşlaşan oturma odasında koltuğun içine iyice gömüldü İrfan bunları duyunca. İrfan babasını örnek almıştı hep hayatta. Annesiyle babasının ilişkisini de aradığı şey sanıyordu. Babası bir kadına aşıkmış ama annesini seviyormuş, sevgi aşktan başkaymış. Demesi o ki, İrfan da başkasına aşıktı ve Boncuk’tan tıpkı annesi gibi gıkı çıkmadan İrfan’ın verdiğiyle yetinen biri olmasını istiyordu. Ben benim, başka biri olamam dedi Boncuk. Arkadaşlığıyla onun yanındaydı ama artık tarifsizliğe karnı toktu.


Çok sürmedi ama Boncuk’un bu omurgalı duruşu. İrfan’a olan aşkı bir bir kırdı ve omurgasızlaştırdı onu. Yine o balçık denizi tarifsizliğin içinde sürüklendiler aylarca. Boncuk’un aşkı İrfan’a değildi besbelli. O tarifsizliğe aşık olmuştu. Da ne boktan bir aşktı böylesi! İşte bu omurgasızlıktan yüz bulup söylemişti İrfan o cümleyi.


“Sen kaybetmek nedir bilmiyorsun.”


İrfan’a baktı, karşısında kof bir ağaç vardı sanki. Onu sözleriyle yaksa neye yarardı ki, o zaten kendini cayır cayır yakacaktı. Ait olmadığı insanlarda var olmaya çalışacak, yetinmek iyi mayalanacaktı sahici olmayan gülüşlerinde. Kapıyı sertçe çekip çıktı Boncuk. Tam apartman kapısını açmaya uzandı, yıllardır birikmiş kelimeler bir lav şelalesi oldu yükseldi içinde. “Böyle işe başlarım! Bir ayrılıkla yaşamayı bırakmış, bana kaybetmekten bahsediyor acısına tükürdüğüm.” dedi ama bu defa içinden değil baya baya dışından hatta bağırarak. Dik kalmış tek omuruyla gerisin geri çıktı merdivenleri. Ayakları adımlamıyordu da yeri dövüyordu sanki bir bir. Kapıyı çaldı, açan yok. Yumrukladı, açan yok. Tekmeledi, tık yok. Bir şey unuttum aç kapıyı diye bağırdı en sonunda, İrfan açtı kapıyı. Yalan değildi, hakikaten bir şey/-ler unutmuştu içerde. Ne unuttun diye sormadı bile İrfan, kapıyı açıp oturma odasına doğru yürüdü sessizce. Sorulmayan soruya kendi yanıt verdi Boncuk “Kendimi unuttum içerde, benliğimi, özsaygımı, omurlarımı unuttum ben sende.”

İrfan’a doğru gitti ve bu sefer en dışından en yüksek sesiyle konuştu:

“Ben kaybetmek nedir nereden bilirim değil mi? Alt tarafı 2 yaşımda annemi kaybettim. Bir çocuğun annesine en çok ihtiyaç duyduğu yaşta hem de. Onu kaybettikten sonra beni büyütsünler diye emanet edildiğim ellerde psikolojik, fiziksel, cinsel artık ne kadar taciz varsa hepsine maruz kaldım, çocukluğumu kaybettim ben! Yaşadıklarıma pankreasım dayanamadı çalışmaz oldu, bir organımı kaybettim lan ben. Kontrollü yaşamaya mahkum oldum. Dikkatsiz olduğum her an bir hücremi daha kaybediyorum ama ben kaybetmek nedir nereden bileyim ki?”


Bu sefer daha büyük bir şiddetle çekti kapıyı Boncuk. İstedi ki duvarlar yıkılsın, altında kalsın İrfan. Belki o zaman anlar gerçekten acı çekmek, kaybetmek neymiş.