“Sence nasıl biri?”

“Anlamadım.”

İmalı bir bakış atıp sorusunu yineledi.

“Sence diyorum, nasıl biri?”

Sehpanın üzerindeki fincanını alıp geniş pencereye yaklaştı. Bulundukları yer geniş bir salondu. Boğaza bakan hoş bir salon. 

Kısa bir süre manzaraya dalıp kaldı. Kimi kast ettiğini anlamıştı. Kahvesinden bir yudum alıp soruyu isteksizce yanıtladı. 

“Bence en az 40 yaşında vardır. Saçı sakalı birbirine girmiş bir adamdır. Sürekli kahve ve sigara içiyordur. Sonra, asosyaldir. Aslında bakarsan onun hakkında bildiğim tek şey sonunda karakterlerini öldürüyor olması.”

Genç kadın onun arkasından tedirgin gözlerle bakıyordu. İçinde yoğun bir korku vardı.

“Ne yani sen ve ben ölecek miyiz?”

Yüzünde küçümser bir gülümsemeyle arkasına döndü. Geniş salona sorgulayan bakışlarla göz gezdirdi. Geniş bir kitaplık, (orta halli bir kütüphane de denilebilir) antika vazolar, değerli olduğu ilk bakışta anlaşılan tablolar, yeşilçam filmlerindekileri aratmayan kocaman bir avize… Sonra gözlerini yine antika sayılacak tekli koltukta oturan arkadaşına dikti. 

“Hala anlamıyorsun değil mi? Biz onlar gibi değiliz. Biz ne kadar yok olursak o kadar var oluruz. Sence Balzac’ın Goriot Baba’sı öldü mü, Aylak Adam’ın Zebercet’i, Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’u, Fareler ve İnsanlar’ın Lennie’si… Hepsi onların zihnindeler. Her gün birilerinin elinde yeniden doğuyorlar.”

“Peki niye yapıyorlar bunu? Yani neden ölüm? Bu kadar geniş ve uçsuz bucaksız hayal güçleri varken, bizlere yaptırabilecekleri binlerce, milyonlarca eylem varken neden ölüm gibi basit bir olayla yetiniyorlar?”

“Onların bizden farklı olduğunu mu düşünüyorsun gerçekten? Bunu yapmalarının tek sebebi Tanrı’dan intikam almak. Çünkü kendilerinin de Tanrı’nın yarattığı karakterler olduklarını farkındalar. Ve hepsi öleceklerini bilerek yaşıyorlar. Sonra içlerindeki nefretle zihinlerinde bizleri yaratıyorlar. Bizlere kişilikler, duygular, fikirler yüklüyorlar. Ve sonra beklenmedik bir anda, bizi öldürerek güçlerini kanıtlıyorlar.”

“Peki ya şu an konuştuklarımız? Ya bunları da o söyletiyorsa bize. Seni elinde kahve fincanıyla camın önüne götüren, bana bu soruları sorduran da oysa?”

“Böyle bir şey mümkün değil. Çünkü şu an bir tür araftayız. O muhtemelen şu anda uyumuştur. Ya da sigarasını yakmış, ileriki sayfaları düşünüyordur. Biraz sonra gelip bilgisayarının başına oturunca bu fincan yine dolu olacak. Ben yine karşındaki koltukta oturuyor olacağım ve şu anda olduğu gibi hararetli tartışmamızı onun istediği ölçüde ve yönde sürdüreceğiz. Ta ki son noktayı koyana kadar.”

“Peki bu kadar şeyi nereden biliyoruz? Mesela az önce bahsettiğin eserler… Sonuçta her şeyi şu anki hallerimizle oluşturup başlattı. Bu kitapları okuduğumuzdan hiç bahsetmedi.”

“Her ne olursa olsun biz onun zihninin ürünleriyiz. Bizi yaratırken okuduğu kitapları, izlediği filmleri, dinlediği müzikleri, travmalarını, aşklarını, arkadaşlıklarını da aktarıyor. Bir nevi onun yansıması oluyoruz.”

“Bütün soruları senin cevaplamana bakılırsa sen onun maskülist tarafını yansıtıyorsun. Bütün bilgiyi sende toplamış. Beni de sürekli soru soran meraklı kadın durumuna koymuş.”

“Galiba sende feminizmi temsil ediyorsun. Anlaşılan yaratıcımız kendi içinde derin bir çatışma halinde. Acaba karşıt görüşlerin bir arada bulunabileceğini mi göstermeye çalışıyor?”

“Düşünüyorum da acaba neden mekan olarak böyle bir yalıyı seçti? Neden bizi iki sevgili, anne oğul ya da evli bir çift olarak var etmedi?

“Basit. Lüks bir yalıyı seçti. Çünkü aramızda felsefi tartışmalar yaptırmak istiyor. Sanatsal konulardan bahsetmek, belli başlı meselelere değinmek istiyor. Bütün bunları yapabilmesi için de maddi olarak refah seviyesi yüksek kahramanlara ihtiyacı var. Arkadaşlığa gelince insanlar bu konuları bir ebeveynden ziyade kendi seçtikleri arkadaşlarıyla konuşurlar.”

“Bence saçmalıyorsun. Alt kesimden insanlar da dünya klasiklerini okuyup eleştirel bir gözle bakabilirler. Ayrıca insan istediği herkesle her konuda konuşabilir.”

“Bunu sen mi söylüyorsun? Deminden beri saf, bomboş gözlerle beni soru yağmuruna tutan sen. Galiba bilgisizliğin ağırına gitti.”

“Bunu nasıl söylersin? Kendini ne sanıyorsun sen? Hem… Hem bu romanın konusu ne? Ne anlatıyor bu roman?

“Ne demek! Gerçekten bunu bilmiyor musun? Acıyorum sana. Bu romanın konusu... Bu romanın…”

Birden elindeki kalemi fırlattı. İki roman karakterini konuşturmak o kadar da iyi bir fikir değil diye düşündü. Hem salondaki iki arkadaşının tartışma sesi iyice yükselmişti. Bir sigara yaktı. Biraz düşündü. Sonra deminden beri yazdığı sayfaları yırtıp hararetli hararetli tartışan arkadaşlarına katılmak için ayağa kalktı. Salondaki ses kesilmişti.