Her bir laternanın üzerinde ustasının sevdiği bir işleme ya da hasretini duyduğu birisinin resmi olurdu. İşte bu gardaki tarihi laternanın üzerinde de limon sarısı bir elbiseyle, parlayan kahverengi saçlarıyla çok hoş görünen bir kadın resmi vardı. Resim, laternanın üst panosuna ahşap işlemeli bir çerçevenin içine oturtulmuş, sanki kendisine bakanlara merhabalar, hoş geldiniz demekteydi. Kadın resminin tam altında iyice bir gemi ve geminin etrafını çevrelemiş çeşitli milletlerden bayraklar vardı.

Her yeni gelen trenle birlikte ezgilere kendini kaptıranların sayısı artıyordu. Demin gelen bir trende Koreli turistler tebessümleriyle laternanın etrafını sarmaya başlamıştı ve hiç olmayan Türkçeleriyle uyum sağlamaya çalışıyorlardı.


19. yüzyılın, müzik severlere tatlı bir hediyesiydi laterna ama çoğu yitik değer gibi unutulmuştu.


— Beyefendi, hayranlıkla dinlediğiniz bu enstrümanı size tanıtmama müsaade eder misiniz?


Bu yabancı ses de neydi öyle? Hani neredeydi Minnoş ninesi, laternanın başında neden biriciği yoktu? Laterna kendini almış farklı diyarlara götürmüştü. Başkaca hayallere düçar olmuştu. Peki, bu güzel kadın kimdi? Buğday teniyle, Rum elbiseleri giymiş sanki saçları verniklenmişçesine parlak tatlı bakışlı kadın kimdi?


— Beyefendi daldınız galiba?


— Sanırım kendimden geçmişim biraz.


— Doğaldır. Eskiye dönüş teamülü her zaman hayranlık uyandırır.


— Ah bilemezsiniz! O kadar uzak olmasa da geçmiş, geçmişte yaşananlar çoğu zaman tekrardan yaşanılmak isteniyor.


— Evet, haklısınız. Mesela biz de bu laternayı yeniden tanıtmak, yaşatmak istiyoruz. Bu topraklar aşina bu seslere...


— Bu heyecana...


Buğday teninin albenisini arttıran şeker pembe, lahana omuzlu tek parça abiyesini küçük mor kukuletalı şapkası taçlandırmıştı bu genç kadının. Batmaya yüz tutmuş güneşin ufuklardaki kızılımsı rengi garın yükseklerdeki camından bu genç kadının gözlerine yansıyarak Murat'ın içine dalga dalga yayılıyordu. Genç kadın gayet çekiciydi. Bu kadar güzellik haddinden fazlaydı ve eskiyi hatırlatmaya yetmişti. Eskide kalan her şey hatırda hoş bir seda bırakmazdı elbet.


Canı sıkıldı. Yüzü iyice asıldı. Oldu olası kalabalıktan da hoşlanmazdı zaten. Hoş anları hatırlatan ezgiye de ara verilmişti.


— İyi misiniz beyefendi?


Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş, gözlerinin hafiften kararmaya başlamıştı. Kalabalığın gürültüsünü de duymuyordu.


Araya baygın bir fasıl konuk olduktan sonra kendini toparladı. Etraf loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Ruhunu kasvete sokan anlamsız güruhtan eser yoktu. Başını kaldırdığında gördüğü tatlı bir tebessüm içini ısıtmaya yetmişti. Onun dizlerindeydi.


— Gerçekten korkuttun. Ne oldu iyi misin?


— Sanırım yorgunluktan. Şimdi müsaadenizle gitmem gerekiyor, trenim birazdan kalkar.


— Bahsettiğin Adapazarı Ekspresi ise beş dakika önce kalktı bile.


— Hadi ya! Gitmem gerekiyordu.


— Neyse canım. Üzülmene gerek yok. Yakında başka bir tren var ona binersin. Nereye gidiyordun ki?


— İzmit.


— Fazla uzak değil zaten. Bu arada ben Leyla.


— Ben Murat. Tanıştığımıza sevindim.


— Bana yemekte eşlik edeceğini umuyorum.


— Memnuniyetle. Benim de karnım epey acıkmıştı.


Yeni tanıdığı biriyle yemek yemenin verdiği keyif her dem yaşanmaya değerdi Murat için. Üç yıllık yolculuğu boyunca yeni birileri hep vardı. Çoğunlukla da keyifliydi. Bazı kimselerin hiç önemsemediği küçük ayrıntılar Murat için oldukça önemliydi. Özellikle de ayaküstü atıştırmalar. Eğer karşısındaki konuşkan biriyse, yediği her lokmaya tekabül eden kelimeler zihinsel detaylar verirdi. Bu da Murat'ın oldukça hoşuna giderdi. Hem böyle de olması gerekiyordu. Eğer tufaya gelmek istemiyorsa açıkgözlü olmalıydı. Zira hayatın, insanlara kimin eliyle ne getireceği bilinmezdi.