Bulaşıkhanedeki son tabağı da yıkayıp mutfağın ışığını kapattıktan sonra kendini oldukça küçük ve basık bu yerden hışımla lokantanın geniş salonuna attı. Derince bir nefes alıp ellerini kuruladı. Dirseklerine kadar çektiği kazağın kollarını bileklerine indirdi ve bulaşıkhaneye girerken yemek masasının üzerine gelişigüzel fırlattığı ceketini giydi. Her gün bu ânı yaşardı. Diğer çalışanların mesaisi ondan önce biter, buna istinaden lokantayı kapatma vazifesi hep ona kalırdı. Nihayet şimdi onun da diğerleri gibi mesaisi bitmişti. Günde an az üç yüz kişinin kahrını çeken lokanta onu da uğurladıktan sonra karanlık ve bomboş kalmıştı. Kapının sürgüsünü çekti, cebinden anahtarları çıkarıp kilide yerleştirdi ve ne olur ne olmaz diye tam üç kere çevirdi. Daha sonra zincirlerinden kurtulup arkasında yanan ateşe karşın önüne düşen gölgelerin hakikatte ne olduğunu öğrenmek isteyen o adam gibi yavaşça arkasını döndü. Karşısında farklı renklerle ışıldayan upuzun bir sokak vardı. Cebinden bir sigara çıkarıp yaktı ve sokağın iç kısımlarına doğru yürümeye başladı.


On yedi yaşındaydı. Hayatla bu zamana kadar süregelen kavgası ise on dört yaşında başlamıştı. Şimdilerde bu özelliği onun için pek mühim değil ama öğrenciydi aynı zamanda. Cep harçlığını çıkarmak için girdiği bu iş onda bir anda okumanın insan zihnini gereksiz bilgilerle doldurduğu fikrini de beraberinde getirmişti. Okulun, kişiyi gerçek hayata karşı acizleştirmekle meşhurlaşmış bir yapı olduğuna inanıyordu. Okumanın, her ne kadar fikirlerine uymadığını dile getirse de bu fikirlerin arka planında daima yoksulluk vardı. Babası hastalığa yakalanmıştı. Evde bir çalışanın olmamasının ekonomik açıdan ne felaketler doğuracağını bilecek yaştaydı. Ama bu yoksulluk durumunu insanlardan saklıyor, neden bu yaşta derslerini aksatmadan eğitim almak yerine çalışma hayatına atılmış olduğu ile ilgili bir soru sorulduğunda ise bunun kendi tercihi olduğunu söylüyordu. Hayata karşı yenileceğini bile bile meydan okumuş olduğunun da farkındaydı ama ne gelirdi ki elden "bu kadar yeterli, yenildim" denilecek güne kadar savaşmaktan başka?


Sigarasından bir fırt çekip dumanını göğe doğru savurdu. Kent insanının yaş fark etmeksizin toplandığı, kentin en işlek yeri olan Yarenlik Alanı’na gelmişti. Çarşı dedikleri yer de bu kadardı aslında. Yanan sokak lambalarının önünden geçerken yuvarlak biçimde yolun kenarlarına konuşlanmış bankların üzerinde çalıştıkları giyim mağazasının kıyafetleriyle oturup sohbet eden insanlara ilişti gözleri. Üstelik içlerinden bir tanesi isminin yazılı olduğu yaka kartını yorgunluktan dolayı çıkarmayı unutmuştu. Onların hemen arkasında ise iki üç göçmen çocuk ellerine aldıkları biçimsiz tahtaları birbirlerine doğrultup ağızlarından garip sesler çıkararak kendilerince savaş oyunu oynuyordu. Öyledir, bu çocukların oyuncakları yoktur ve yine öyledir bu çocuklar, büyüklerin sahici savaşını bir çeşit oyun sandıkları için ellerine ne geçse büyükler gibi bu oyunu oynayıp çok eğlenirler.


Yarenlik alanının tam orta yerine geldi. Tam ortada, altında çeşmeler bulunan bir saat kulesi vardı. Hoş, bu saatinin de çoğu zaman doğruyu gösterdiği söylenemez. Saate baktığında akrebin sekiz ve dokuz arasında durduğunu, yelkovanın ise altının üstünde niyetsizce akrebe doğru yaklaşıyor olduğunu gördü. Saat sekiz buçuktu. O sırada elinde ekmek poşetiyle yanından geçmekte olan gözlüklü bir adamı durdurup saati sordu. Doğruydu, saat sekiz buçuktu. Sigarasını saat kulesinin yanında duran demir çöplüğün üzerindeki küllükte söndürdü. Normalde çok çevreci değildir, sigarası bittiği an izmariti yere atar ama karşısından bir elinde süpürge bir elinde çöp küreği bulunan temizlik görevlisinin kendisine doğru geldiğini görünce utanacak bir iş yapmamak adına bu kez uydu kurallara. Daha sonra çeşmeden biraz su içerek yoluna devam etti. Onun her ileriye doğru attığı adımda insanlar biraz daha eksiliyor gibiydi. Başını yukarı doğru kaldırdı. Yağmur gelecek gibiydi. Sokaktan geçmekte olan iki sevgili bunu fark etmiş olacak ki hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Normalde onun da hızlanması gerekiyordu ama hızlanmadı. Çünkü eve gitme isteği bir türlü belirmiyordu içinde. Yavaşça sürdüğü adımlarla Yarenlik Alanı'nın çıkışına kadar geldi. Yolun buradan sonrasında artık insanların çoğunluğu evindeydi. Sokakta tek tük insan görürdü. Hoş, buraya gelene kadar gördüğü birkaç insan da zaten bu yolu ya temizlik görevlisi gibi mecburiyetten, ya mağaza çalışanları gibi yoğun tempoda bulamadıkları sohbet fırsatının eksikliğini kısa da olsa gidermek için, ya da saati sorduğu adam, kendisi ve sevgililer gibi eve gitmek için kullanıyordu.


Yarenlik Alanının hemen çıkışında bir kavşak, kavşağın diğer tarafında ise büyük bir park vardı. Bu mevsimde kimseciklerin uğramadığı bu park yaz aylarında dolup taşardı. Ama bu parkı ekseriyetle gençler ve emekliler kullanıyordu. Şimdi iki seçeneği vardı. Ya park tarafından ya da parkın karşısındaki yoldan gidecekti. Esasen bu seçenekler insanı pek ikilemde bırakmaz. Çünkü her ikisi de köprü altına çıkar. Fakat şöyle bir detayı da vermek mümkün; park tarafından giden hastane ile diğer taraftan giden ise eczaneler ile karşılaşır. Bu iki yolu birbirinden ayıran ise köprüdür. O asla hastahanenin önünden geçmezdi. Daima diğer yolu kullanırdı. Işıklardan geçerken gözü trafik lambasına ilişti. Araçlar için yeşil ışık yanıyordu fakat civarda tek bir araç gözükmüyordu. Yalnız bir şoför, kullandığı belediye otobüsünü ışıkların az ötesindeki durakta öylece durdurmuş, yolcuların araca binmesini bekliyordu. Telaş etmeden geçti yolun diğer tarafına. Yürüdü ve sanki o yürüdükçe gecenin gizine çekiliyordu sesler. Karınca adımının duyulabileceği bir sessizlik içinde ellerini cebine atmış, ikinci sigarayı içsem mi içmesem mi diye düşünerek sadece yürüyordu.


Köprü altına geldi. Esnafın çoğu kepenk indirmiş, kalan iki üç dükkan ise evine gitmek için hazırlık yapıyordu. Garipsedi bir an bu durumu. Sabah yedi buçukta işe giderken de aynı yolu kullanıyordu. Ve sabah dükkan açarken gördüğü insanları aynı günün akşamında yine dükkan kapatırken görüyordu. Sanki kent insanları iki kısıma ayrılmıştı: çalışanlar ve çalışmayanlar. (Aslında buradaki "çalışmayan" kelimesi kendine daha çok vakit ayırabilenler, "çalışan" kelimesi ise onlara nazaran kendilerine çok daha az vakit ayırabilenler için kullanılmıştır. Kaldı ki uyku süresini de hesap edersek hiç vakit ayıramayanlar diyebiliriz.) O ise çalışan insanların olduğu kısımdaydı ve bu sistemde kurulan ilişkilerin bütünü kast sistemine benzer bir ilişkiydi. Onun gördüğü yüzler kendisi gibiydi ve ancak bu insanların oluşturduğu çerçeveden izleyebilirdi dünyayı. Çevremi kendine daha çok zaman ayıran insanlarla doldurmak için ne yapabilirim, sorusuna birtakım çözümler ararken nihayet evinin önüne kadar geldi. Çöp dökmeye çıkan komşusuna saati sorduktan sonra onu selamladı ve ev kapısına geldi. Saat şimdi dokuza on vardı. Cebindeki anahtarlığı çıkardı, dört beş anahtar içinden evinin anahtarını buldu. Tam kapıyı açacakken yerde elektrik faturası gördü. Onların evine aitti. Faturayı eline alıp göz gezdirir gezdirmez az önceki durgunluğunun yerini apansız bir telaş sardı. Fatura çok değildi, hatta bu zamana kadar onların adına gelmiş en düşük tutardı kâğıtta yazan. Bu telaşın sebebi faturanın kesim tarihiydi. Bugün kesilmişti. Tam olarak 11 Ocak yazıyordu. 12 Ocak ise, yani yaklaşık üç saat sonra, annesinin doğum günüydü. Anahtarı kilitten yavaşça çekti ve hızlıca kendini sokağa attı. Şimdi geldiği yolu tekrar dönecekti. Fakat bu sefer insanları, evleri, arabaları, dükkanları izlemeden, ona iyi gelmeyen şeylerden kaçma düşüncesine girişip yol seçme şansı bulamadan, ağır ve isteksiz adımlarının aksine telaşlı ve koşayazan adımlarla büsbütün bir beklentinin parçası olup açık bir pastane arayacaktı.


Sokağa indi. Bir sigara yakacak oldu, vazgeçti. Çünkü, sigara beni yavaşlatır, diye düşündü. Yetişmek isteği böyledir işte, yol almak dışında yapılacak her fiilin yetişmeyi engellediğini düşündürür insana. Köprü altına geldi. Az önce mesaiyi sonlandırmak için hazırlık yapan dükkanların içinde bir tane pastane vardı. Pastaların lezzeti biraz bozuktu ama ucuzdu. Bu yüzden de bazılarınca tercih ediliyordu. Pastaneye doğru yöneldi. Kepenkler inmiş, kilit vurulmuştu. Bu esnada beyaz önlüklü bir adam, muhtemelen usta, motoruna binmiş uzaklaşıyordu. Seslendi ama duyuramadı sesini. Hem yetişememiş hem de sesini duyuramamıştı. Artık iki yönden de âcizdi. "Burada beklemenin bir mânâsı yok." diyerek çarşı içine doğru yöneldi. Kafatasının içinde tik-tak sesleri duyuyordu. Henüz beş dakika geçmesine rağmen sanki o bin yıldır yürüyormuş gibi hissediyordu. Sokaktan geçen bir insana muhtaçtı. Az önce karşılaştığı temizlik görevlisini gördü, koştu yanına, saati sordu. Adam eğer orada saati söylemek için para talep etse hiç düşünmeden istediği miktarı verirdi. Çünkü zaten o parayı verirdi, bir de bunun için düşünecek olursa çok zaman kaybederdi. Adam ağır hareketlerle süpürge ve küreği bir kenara koyduktan sonra elini cebine atıp telefonunu çıkardı, saate baktı "dokuz" dedi. "Tam mı peki?" "İki dakika var". Teşekkür edip uzaklaştı. Bir iki adım attı ki zihninde bir anda şimşekler çaktı. Sonuçta adam geziyordu sokak sokak, mutlaka açık pastaneler hakkında bir bildiği vardır, düşüncesiyle, yüksek sesle "Pardon!" dedi ve adam ona doğru dönünce "Hiç açık bir pastane gördünüz mü bu civarlarda?" diye ekledi. "Mıntıkamda rast gelmedim." daha sonra bir sokağı işaret ederek "Ama bu taraflara hiç girmedim, bir bak istersen" dedi. Tekrar teşekkür edip ayrıldı adamın yanından. Garipsemişti temizlik görevlisi bu durumu. İnsan bir pastaneyi neden böyle telaşlı arar ki? diye düşündü. Daha sonra kendine sorduğu soruya cevap bulamayınca "Vallahi ne garip oldu bu insanlar." diyerek süpürgeyi aldı eline. Biraz ilerlemişti ki az ötede gözü bir pastaneye ilişti. Bizimkinin arkasından bağırdı, ıslık çaldı ama duyuramadı. Şimdi o, az önce bir pastanenin yanından geçtiğini bilmeden aramaya devam ediyordu. Acziyetine üçüncü ve dördüncüsü olmak üzerek iki yeni acziyet daha eklendi. Artık hem yetişemiyor, hem sesini duyuramıyor, hem göremiyor, hem de duyamıyordu. Ah bu telâşını çektiğimiz dünya, bizi aciz kılmaktan başka ne işe yarıyor ki?


Temizlik görevlisinin söylediği sokağa girdi. Bakındı ama bulamadı aradığını. Sanki sokak bir kum saatiydi ve burada geçirdiği zaman boyunca saatin içine bütün bir sahra çölü akmıştı. Boğuluyordu zamanın içinde. Bir sigara yaktı. Yorulmuştu. Başını dizlerinin arasına, ellerini de başının iki tarafına koyarak bir kaldırıma oturdu. Sigara ağzında öylece duruyordu. Derken bir ayak sesi duydu, ayağa kalktı. Ayağa kalkarken bitmiş sigaranın uzunca külü ayaklarının dibine düştü. Sokaktan otuzlu yaşlarda bir adam geçiyordu. Onu görür görmez kendine geldi. Adamın bir elinde poşet, diğer elinde ise ısırılmış kurabiye vardı. Lokmasını ağzında döndürüyordu. Ona doğru koştu. Ne olduğunu anlamadan adamın yanında bitiverdi. Adam önce irkildi, sonra ne olduğunu anlamaya çalışır gözlerle karşısındakine baktı. "Pardon." dedi bu davetsiz misafire "Tanışıyor muyuz?" "Hayır... Ben yani şey... sizi ürküttüysem özür dilerim, sadece elinizde poşeti görünce..." sözünün bitmesini beklemeden poşeti açarak "Açsan buyur." diyerek ona doğru uzattı. Onu göçmen çocuklardan sandı. Kurabiyelerden almasını beklemeden "Doyurmaz dersen yemek de ısmarlayabilirim" diyerek bir jest daha yaptı. "Hayır yanlış anladınız, yani teşekkür ederim ama onları nereden aldınız?" "Pastaneden aldım." "Evet pastaneden aldınız ama nerede bu pastane?" Adam cevap vermeden kurabiyeyi tekrar ikram etti. "Teşekkürler ama bakın çok acil bir durum. Nerede bu pastane?" Yolu tarif etti. Yürüyerek otuz dakika, durmaksızın koşarak giderse on dakikalık mesafedeydi adres. Saati sordu ayrılırken, ona çeyrek var, dedi adam. Tekrar teşekkür edip koşmaya başladı. Durmaksızın koşmadı ama nefes nefese dükkana girdiğinde direkt saate baktı. Saat tam ondu. "Kimse yok mu?" diye seslendi. Pastanenin mutfak tarafından iş yeri sahibi olduğu anlaşılan göbekli, alnı açık, kirli sakallı bir adam "Buradayım buradayım, kusura bakmayın, nasıl yardımcı olabilirim?" diyerek çıkageldi.

"Pasta almak için gelmiştim, var mıydı?"

"Tabii ki efendim, hangi çeşit?" diye sordu ve cevabı beklemeden elini raftaki kurabiyelere atarak ekledi "Bakın bunlar fıstıklı, şu sıralar en çok tercih edilen türlerden."

"Hayır hayır kuru pasta değil, yaş pasta arıyorum"

Adam göz ucuyla raflara baktı ve ardından "Ah çok özür dilerim, şu an elimde kalmadı." dedi. Cümlesi biter bitmez aklına bir şey düşmüş gibi "Aslında bir tane var ama..."

Heyecanlandı, "Ama?" diye sordu. Adam, rafların arkasındaki dolaptan bir adet pasta çıkardı, cam rafın üzerine koydu.

"Limonlu pasta, tadı ötekilerden biraz farklıdır."

"Nihayetinde pasta, tatlıdır sonuçta"

"Pek söylenemez, benim damat ekşili şeyleri sever. Kız da rica etti, böyle bir şey denedim. Esasen onlar için hazırlamıştım ama isterseniz size satabilirim"

Pastaya baktı. Yuvarlak bir pastaydı. Üzerinde ince ince kesilmiş limon dilimleri diziliydi. Limonların etrafına ise rendelenmiş kabuklar serpilmişti. Adam oldukça özenmişti. Adam ondan bir cevap bekliyordu, pastaya hiç alıcı gözlerle de baktığı söylenemezdi. Esasen almaktan başka çaresi yoktu. Çünkü ona göre cam rafın üzerinde kendisine sunulan şey limonlu bir pasta değil, zar zor bulduğu pastanede kalan tek pastaydı. Elini cebine attı ve "Olur, ne kadar borcum?" dedi.

"Satmayı düşünmediğim için hesap etmedim. Bana biraz müsaade verin lütfen." Kasada duran hesap makinesini aldı, tuşlara haddinden fazla kez dokundu. Duvar saatindeki tik-tak seslerinin arasına şimdi bir de hesap makinesinin tuş sesleri karışmıştı. Adam hesap bitince makinenin ekranını ona doğru çevirdi ve "Yetmiş lira ama kapanış payı olarak altmış beş liraya bırakırım size."

"Ne! Altmış beş lira mı?"

Bu tepki adama abartı gelmişti. Ne bekliyordun ki dercesine baktı çocuğa "Bakın bu pasta bildiğiniz pastalardan değil, özenme payı da koydum fiyatın içine."

"Yine de altmış beş lira şuncacık şey için fazla değil mi?"

"Bayım şuncacık şey dediğiniz bu pastayı ben on altı saatte anca yaptım. Limonların tat kıvamını tutturmak için neler yaptım bilseniz kendinizden utanırdınız böyle bir şahesere şuncacık dediğiniz için"

"Elinize sağlık ama fiyatını çok dediniz"

"Sizin fiyat öneriniz nedir?"

Arkasını döndü, cebinden çıkardığı paraları adama göstermeyerek saymaya başladı.

"Kırk" dedi, "Kırk lira vereyim."

"Şaka yapıyor olmalısınız, mümkünatı yok bu fiyata olmaz."

"Bakın çok ihtiyacım var, bunu almak zorundayım!"

"O zaman altmış lira son teklifim, bir kuruş aşağısı da kurtarmaz."

Adamın artık bu pazarlıktan sıkılmış olduğunu hissetti. Yine de onu bir şekilde ikna etmenin yolu olmalıydı. Aklına bir an bu civarda oturan yakın arkadaşı geldi. Adama pastaneyi saat kaçta kapatacağını sordu. Adam, bir saat sonra kapatacağım, dedi. Daha sonra pastayı birazdan gelip anlaştıkları gibi altmış liraya alacağını söyleyip çıktı pastaneden.


Pazarlıktan mağlup çıkmıştı. Koşar adım arkadaşının evine gitti. İstasyona yakın bir yerde idi arkadaşının evi. Pastane ile arası beş dakikaydı. Eve varıp zile bastı. Bir bastı, iki bastı, üç bastı derken dördüncüde açıldı kapı. Merdivenleri çıktı. Arkadaşı evin kapısında durmuş onu bekliyordu. Onun bu telâşını görür görmez "Ne oldu?" diye sordu.

"Sorma bir şey, yirmi lira lazım."

"Ne yapacaksın yirmi lirayı?"

"Sorma dedim!"

"Yahu anlatsana ne oldu?"

"Pasta alacağım."

"Ne pastası?"

"Limonlu."

"Bu saatte bunun için mi bu kadar telaş ediyorsun?"

"Soru sormayı bırak artık, vereceksen ver, acil diyorum sana!"

"Bende de yok ki. Ama dur bir anneme sorayım."

"Sor, çabuk ol!"

Arkadaşı içeriye gittiğinde annesi kendisine güvensin diye "Yarın yevmiyeyi alınca vereceğim!" diye bağırdı. Bir iki dakika kapının önünde bekledi. Bu iş bu kadar uzun sürmemeliydi. Alt tarafı parayı alıp kendisine getirecekti. Kapıya yaklaştı, içeriye kulak kesildi. Arkadaşı, annesini ikna etmeye çalışıyordu. Bir süre sadece gürültü duydu ama en son şu cümleleri çok net bir biçimde işitti; "Ben el alemin çocuklarına para vermek için mi çalışıyorum? Gitsin başkasından bulsun! Ama olur mu canım, benim oğlum gibi enayisini bulmuşlar, giderler mi hiç başka kapıya?"

Bu cümleleri işitince buz kesildi. Ne hallere düşmüştü böyle. İnsanların gözünde sahiden bu muydu? En yakın arkadaşım dediği kişinin saflığından yararlanacak kadar alçak bir insan olarak mı tanımlanıyordu? İçeridekilere duyurmadan sessizce çekti kapıyı. İstasyona gidip boş bulduğu bir banka oturdu. Bankların birinin üzerinde bir adam iki büklüm uzanmış yatıyor, yanı başında da bir sokak köpeği oturmuş, uzanan adamın nöbetini tutuyordu. Ne vefakâr varlıktır şu köpekler, sahibi üşürken kendi ısınmıyor diye geçirdi içinden. Bir sigara daha yaktı. Aklına bir iki arkadaşı daha geldi ama onlar buraya uzaktı. Parayı bulsa bile geri döndüğünde pastane çoktan kapanırdı. Acizliğine beşinci bir yön daha eklenmişti, artık çaresizdi. İşte budur insanın yitmesine sebebiyet veren esas mevzu. Diğer dört acizliği ortadan kalkıverse -yani aynı anda hem yetişebilse, hem sesini duyurabilse, hem görebilse hem de duyabilse- dahi fayda etmeyecekti. Çaresizliği, beklentilerini gideremeyecekti.

Öyledir ya hani, herkes bekler bir şeylerin olmasını. Çünkü insan bekleyişiyle meşhurlaşmış bir mahlukattır. Öyle ki kimisi ateşe koyduğu tenceredeki yemeğin pişmesini, kimisi çok yoğun iş temposunda mesai bitimini, kimisi duraklarda otobüsünü, kimisi herhangi bir bayramda çocuklarını ve torunlarını bekler. Örnekler ile uzatılabilen bu beklemeklerin ardında maddi bir beklenti içinde olmayanlar da vardır muhakkak. Onların beklentisi ise manevî beklentilerdir. Bu manevî bekleyişlerin içinde en beteri olan ise isteklere cevap veremeyecek olanlarıdır. Örnek olarak yetmiş yaşındaki bir kadının on gün önce ölen eşinin tekrar kapıdan girmesini beklemesi verilebilir. Kısaca bütün insanlar türlü türlü bekleyişler içindedir. Fakat bu türsel zenginliğin içine derinlemesine bakıldığında aslında bütün hepsinin ortak bir paydada buluştuğunu görebiliriz. O payda ise umut etmektir. O da öyle yaptı, umut etti. Bir umuttur deyip pastanenin yolunu tuttu.


Vardığında duvar saati on buçuğu gösteriyor, içerideki adam ise yavaştan toparlanıyordu. Girip girmemekte kararsızdı. Çünkü içeri girdikten tahminen iki üç dakika sonra adama yalvarmaya başlayacaktı. Babasının bir öğüdü geldi aklına, bunu sesli tekrar etti. "En kötü karar, kararsızlıktan iyidir." dedi ve girdi dükkandan içeriye. Adam, elindeki işi bırakıp müşterisine döndü.

"Geldiniz mi, ben de sizi bekliyordum." daha sonra pastayı kutuya koyup ağzını kapadı. "Doğum günü için miydi bu pasta?" diye sordu. Çocuk "evet." cevabını verir vermez arkasındaki çekmeceyi açıp mumları aldı, pastayla beraber poşetin içine bıraktı. Artık pasta satılmak için hazırdı. Poşeti cam rafın üzerine koyarak "Anlaştığımız gibi, altmış lira." dedi.

"Anlaştığımız gibi fakat ufak bir sorun var."

"Ne gibi bir sorun?"

"Eve gidemedim, onun yerine bir arkadaşıma uğrayıp para istedim. Fakat onda da yoktu. Orta yolunu bulsak?"

Adam hızlı bir hareketle pastayı cam rafın üzerinden alıp kasaya bıraktı. "Orta yolu zaten altmış liraydı." dedi ve "Bunca zamandır sizi bekliyorum, şimdi karşıma geçmiş kırk liradan pastayı size vermemi mi söylemek istiyorsunuz?" diye çıkıştı.

"Hayır, demek istediğim kırk liradan satmanız değil."

"Ya nedir?"

"Şu an elindeki para bu, yarın işten çıkar çıkmaz gelip gerisini vereyim olmaz mı?"

"Nerede çalışıyorsun sen?"

"Kuşlu cami var çarşıda bildiniz mi?"

"Peynirciler sokağının oradaki mi?"

"Evet, o caddenin üzerinde hemen, iki katlı lokanta."

"Tamam tamam bildim."

"Ne dersiniz?"

"Olmaz."

"Niçin, iş çıkışı eve geçerken bırakırım. Kaçarım diye korkmayın, her gün kullandığım yol zaten. Eğer getirmezsem lokantaya uğrayıp beni insanların içinde sahtekârlıkla suçlar ve yirmi liralık rezil edersiniz."

"O da olmaz, çünkü senin rezil olman bana para kazandırmaz. Şu an çok mu lazım sana bu pasta?"

"Evet."

"Yani olmazsa olmazın değil mi?"

"Evet."

O zaman bir anlaşma yapabiliriz"

"Dinliyorum sizi."

"Ben sana bu pastayı, geri kalan ücretini yarın almak şartıyla seksen liraya satarım."

"Ne! Seksen lira mı? Bakın bu yaptığınız ayıptır. Yahu biraz insaf. Ederi ne ise vereceğim diyorum. Fazlasını diyorsunuz. Bankacı mısınız yoksa tefeci mi?"

"Teklifim bu. Evet dersen al götür, yok dersen de açık pastane arar durursun."

Çocuk bu kış aylarında su gibi terlemişti. Karşısındaki adam göz göre göre onun çaresizliğini nakit paraya çevirmeye çalışıyordu. "Şimdi okkalı bir küfür savurup şu dükkandan çıkmak vardı ya!" diye geçirdi içinden ama tuttu dilini. Öyledir, muhtaç olmak tutar insanın dilini. Hele ki karşındaki kişi muhtaç olduğunu biliyorsa vay haline... Elini yüzüne sürdü, sonra beline koydu, derin bir nefes çekti. Az önceki kötü fikirleri kovdu aklından. Cılız bir sesle "En son seksen mi diyorsun?" dedi.

"Evet en son seksen."

"Kabul. Ama bunu unutmayacağım."

Adam cevap vermeden kasaya koyduğu poşeti eline alıp tekrar cam rafın üzerine bıraktı. Çocuk bu sırada cebinde buruşmuş paraları düzenliyordu. Adamın yüzünde zaferin izleri vardı. Pastayı gerçekten özenerek yapmıştı ama kızı beğenmemişti. Zaten denemesiydi bu pasta, yarın daha iyisini yapacaktı. Bu pastayı da atacaktı fakat dolapta unutmuştu. Öylesine yaptığı, hatta kızı beğenmediğinden ötürü çöpe atacak olduğu pastayı bu kadar fahiş bir fiyata satıyor olmanın gururunu yaşıyordu. Çocuğun elindeki paralara bakarken "Benden kurnazı yoktur herhalde esnaflar içinde. " diye geçiriyordu içinden. Çocuk paraları hazırlamış adama uzatırken onların arasındaki sessiz ve gergin alış-verişi içeriye hışımla giren bir adam bozdu.


İçeriye giren yirmi dört yaşında genç biriydi. Üzerinde bir kola firmasının ceketi vardı. İkisi alışverişi tamamlamak üzereyken, pastane sahibi, bu gencin telâşının nedenini para kazanmaktan daha heyecanlı bulduğu için ona yöneldi. Raflar bomboştu. Genç, telâşını hiç bozmadan "Pasta yok mu?" dedi. "Dolapta var." Cebinden cüzdanını çıkararak "Çok acil kutular mısınız, meyveli olsun". Belli ki gencin istediği pasta da yaş pastaydı. Sanki bugün herkes yaş pasta almak için bu son limonlu pastayı beklemişti. Adam, genci sakinleştirmek için "Sakin olsana hele sen, nedir bu telaş?" diye sordu.

"Bizim hanım" dedi genç ve ekledi: "Biz evleneli beş ay oldu. Hiçbir özel günün kaçırılmasını sevmez. Yarın da doğum günü, her şeyin tam vaktinde yapılmasını ister. Şimdi diyorsunuz ki pastanı yarın al madem öyleyse. Ama öyle değil, yarın diyebilmek için güneşin doğmasını beklemez. Ben de vardiyadan çıktım. Araç bozuldu yolda. Ondan geç kaldım bu kadar. Aradı, aracın bozulduğunu söyledim. Güldü. İnanır mısın büyük bir sürpriz hazırladığımı sanıyor. Şimdi eve pastasız gidersem aldım başıma belayı demektir." Cümlesi biterken bir bardak su uzatıldı gence. Evlilik işte, adı geçince iki yüreği bir hayatta birleştirmek anlamı geliyor insanın aklına. Ama bu olaydan hareketle, adının da ötesine bakınca dertsiz başına dert almak deyimine benziyor. Genç suyunu içti, parayı çıkardı cüzdanından. "Şimdi" dedi pastanenin sahibi "Şöyle bir durum var." Genç ve çocuk, çok önemli bir açıklama yapacak olan devlet adamlarını dinler gibi pür dikkat onu izliyordu. Pastane sahibi devam etti;

"Ortada alınması mecburi gözüken bir pasta ve onu almak isteyen iki müşteri var."

Genç söze atıldı "İkinci müşteri kim?"

"İşte bu çocuk. Sabahtan beridir burada"

"E niye almıyor sabahtan beridir?"

"Parası yok."

"Demek ki benim kısmetimmiş."

Çocuk olan bitene anlam veremiyordu. Sadece izliyordu. Ama içinde müthiş bir korku vardı. Bu gence karşı maddi bir savaş veremezdi. Öte yandan ortada verilmiş bir söz vardı ama bir insanı herkesin içinde rezil etmenin kendisine para kazandırmayacağını söyleyen bir adamın sözüne ne kadar güvenebilirdi ki? Genç, cüzdandan parayı çıkarırken çocuğa bakmadı bile. "Ne kadar bu pasta?"

"Seksen lira"

"Seksen mi? Altın mı gizlediniz içine? Neyse neyse meyveli olsa bari"

"Limonlu."

"Demek limonlu, zaten bu saate kadar başka hangi pasta kalır ki? Gerçi limon da bir meyve sayılır. Alayım ben bunu, işim acele."

Parayı pastanenin sahibine uzattı. Adam parayı alacakken çocuk bir ok gibi söze atıldı:

"Bu ne demek oluyor şimdi ya! Sen az önce bu pastayı bana satmadın mı? Sen nasıl bir esnafsın, sözünde durmayan adamdan esnaf mı olur?" Onun bu çıkışı pastane sahibini kızdırmıştı ama aklın yolu birdi. Her ne kadar para kazanma delisi bir adam olsa da verdiği sözleri tutmakta biraz titiz davranırdı. "Çocuk haklı." dedi. Bir süre sadece birbirlerine baktılar. Pastane sahibi bu bakışmalara son verecek bir teklifte bulundu. "Pastayı ikiye böleyim, yarı yarıya alın." dedi. Bunu ne çocuk ne de genç kabul etmedi. "Bana başka çare bırakmadınız." diyerek bir teklif daha sundu. "En çok parayı veren alır pastayı. Hem ne demiş Nasreddin Hoca: Parayı veren düdüğü çalar." Ortaya teklifler dökülmeye başladı. Çocuk ne dediyse genç bir üstünü söyledi. Fakat en son çocuk pes etti, genç tamı tamına yüz on liraya aldı pastayı. Çocuk öfkeliydi, çıktı dışarı, dükkanın köşesine geçip bir sigara yaktı, satışın tamamlanmasını bekledi.


Az sonra genç, elindeki poşetle çıktı dışarı yürümeye başladı. Çocuk takip etti. Dükkanın önünden geçerken saate baktı, saat tam on bir idi. Genç, telefonla konuşuyordu. Arayan eşiydi. Bir sokağa girdiler. Arkasında sessiz adımlarla ilerliyordu. Kaldırımın kenarında boş bir cam şişe gördü, aldı eline. Biraz daha yürüdüler. Genç, telefonu kapatır kapatmaz seslendi. Şişeyi duvara vurarak kırdı ve koşup keskin parçayı gence doğru uzattı. "Ne yapıyorsun sen, saçmalama, bırak şu camı elinden."

"Yok öyle yağma, hem benim pastamı alacaksın, hem de mutlu mutlu evine gideceksin öyle mi?"

"Bunu bana pastanenin sahibi sattı. Sakın bir delilik yapayım deme, evimin önündeyiz. Şimdi eşim balkona çıkar, seni görür polisi arar, bu genç yaşında hapse düşersin, yapma."

"Kes akıl vermeyi. Pastayı ver bana, kimsenin başına bir şey gelmesin."

Genç cevaben "Yanlış yapıyorsun çocuk." dediği an savurdu camı. Koluna geldi camın keskin ucu. Elini bastırdı, kan akıyordu. Pastayı yere bıraktı. Acı içinde "Al pasta senin olsun, canıma dokunma!" dedi. Pastayı yerden alırken gencin kol saatini gördü. "Saati ver." dedi. Genç onu da çıkarıp verdi. Saati cebine koyup hızla koşarak karanlığa karışırken adamın yardım çağıran seslerini duyuyordu. Kalbi hızla çarpıyordu. Koşarken sürekli "Hak etmişti." diye tekrar ediyordu. Bilinci yerinde değildi. Az önce bir insanı gasp edip yaraladığının farkına tam anlamıyla varamıyordu. Sadece koşuyordu. Bir an durdu, karşısında bir adamın boğazı kesilmiş vaziyette kanlar içinde yattığını gördü. Bulunduğu yere baktı, bunu o yapmış olamazdı. Çünkü burası çarşının ortasıydı ama o az önce yaptığı şeyi bir sokak arasında yapmıştı, olayın yaşandığı yer burası değildi, buna emindi. Yerde yatan adama doğru yaklaştı, yavaş yavaş ilerliyordu. Önüne geldi, yerde biriken kana basınca korkup geri çekildi. Acı içinde sızlanıyordu yerdeki adam. Elini ona doğru uzattı. Bir anda yerde kanlar içinde yatan o adam kediye dönüşüverdi ve koşarak uzaklaştı. Gördüğü şey bir kabustu. Elini başına koydu, çöktü yere. Düşündü. Farkına varmıştı yaptığı şeyin ama artık çok geçti. Buradan sonra geriye dönüş yoktu. Saate baktı, saat on biri çeyrek geçiyordu. Oturduğu yerden kalkıp, imdat diye bağıran bir adam tarafından kovalanıyormuş gibi tekrar koşmaya başladı. Evinin yolunda değildi artık. Bambaşka bir yere doğru gidiyordu.


Bir karanlık sokağa girince yorulduğunu hissetti. Koşmayı bırakıp yürümeye başladı. Bu sırada pakette kalan son sigarasını da yaktı. Günü nasıl bu hâle gelmişti? Normalde şu an uyuyor olması gerekirdi. Annesi için yapacağı bir sürpriz nasıl olur da bir insanı yaralamayla sonuçlanabildi, aklı almıyordu. Rüya ve gerçekliğin arasına sıkışmış gibiydi. "Acaba şu an uyuyorum da bunlar da bir çeşit kâbus mu?" diye geçirdi içinden. Daha sonra sesli düşünmeye başladı. Sokağın ortasında, aklı başında olmayan bir insanın hareketleriyle "Düşüp bayıldım mı acaba, yahut ölmüş de olabilirim. Allah'ım ben ne yaptım? Ölmüş olmak bunları yapmış olmaktan iyidir, cehennem de bu olsa gerek, yanmaktan beter şey bu bilinç dedikleri. Unutsam, ne var ki unutsam her şeyi..." diye diye yürüyordu. Sokakta kendi kendine konuşup ilerlerken karşıdan kendisine doğru gelen altı kişi gördü. Her adımda birbirlerine yaklaşıyorlardı. Sustu, başını öne eğip yoluna devam etmeye karar verdi. İyiden iyiye birbirlerine yaklaşmışken karşısındaki altı kişi bir anda ayrıldı, hızla onun etrafında toplandı. İnsanlardan oluşan bir çemberin içindeydi şimdi. İçlerinden biri, çetenin lideri, bir adım öne atılarak karşısına geldi. Lider, avını kıstırmış bir avcıydı ve artık avıyla eğlenecek fırsatı bulmuştu. Onu biraz süzüp söze girdi:


"Kimsin sen çocuk! Ne yapıyorsun bu saatte sokakta?"

"Hiç..." diyebildi sadece

"Ne demek hiç, şimdi burada başına bir şey gelecek olsa kim suçlu?"

"Suçu işleyen."

"Demek suçu işleyen, elindeki ne öyle?"

"Pasta."

"Ne yapacaksın o pastayı?"

"Doğum günü annemin, ona götürüyorum."

"Demek annenin doğum günü, hediye de almış olman lazım o zaman senin. Sonuçta anneciğinin doğum günü ya hani. Ne aldın?"

"Hiçbir şey almadım."

"E o zaman bu çocuk bize yalan söylüyor değil mi beyler?" dedi ve yanındakilere döndü, liderlerini başlarını sallayarak onayladılar.

"Yalan değil. Param yetmedi ondan alamadım." diye karşılık verdi.

"Demek paran yetmedi. Kısmet değilmiş, artık yetince kutlarsın. Şimdi şu pastayı aç bakalım belki sana da veririz biraz." diyerek elini pastaya doğru uzattı. Çocuk geri çekti pastayı ve "Olmaz" dedi. Bunun üzerine lider gülmeye başladı. Bir süre güldükten sonra yanındakilere dönüp "Olmaz dedi duydunuz. Çocuk izin vermedi. Ne yapalım?" diye sordu

"Bırakalım gitsin." dedi içlerinden biri

"Doğru, bırakalım, git yoluna."

Açıldılar, çocuk ileriye doğru bir-iki adım attı ki ensesinden tuttuğu gibi geri çekti çocuğu. Çenesini sıktı, ittirdi, hırpaladı biraz. Daha sonra sert bir tavır takındı. Sıkılmıştı artık avıyla oynamaktan. "Bir de dönmüş arkasını gidiyor, bırak ulan o pastayı elinden." diye bağırdı.

Çocuğun aklına cebindeki para geldi, parayı çıkardı ve son kozunu oynadı: "Parayı alın pastayı bırakın, bir daha pasta bulamam bu saatte."

"Vaay, hediye almak için parası yetmeyene bak sen, cebinde nakit taşıyor. Ne diyorsunuz beyler bu teklife, alalım mı parayı?"

Kabul ettiler, parayı aldılar. Ama çocuğun gitmesine de izin vermediler. "Şimdi." dedi çetenin lideri ve ekledi: "Ben senden bu parayı aldım ama canım pasta istiyor. Pasta alacak yer de yoktur zaten, sen bu pastayı da bırak, sonra çek git yoluna."

"Olmaz." dedi "Paramı aldınız zaten, pastamı vermem."

"Duydunuz mu?“ dedi, "Bir kez daha olmaz dedi bana, bu sefer ne yapalım?"

"Acıyalım." dedi içlerinden biri. Acıdılar. Allah razı olsun yürümesine olanak sağlayacak şekilde dövüp pastayı aldılar elinden. Yerden zar zor kalktığında, pastayı almış kahkahalar atarak ilerleyen çeteyi gördü. Cam bir şişe bulup intikamını almak istedi ama yapamadı, dermanı yoktu. Dermanı olsa ne fayda, adamlar altı kişiydi. Cebinden saati çıkardı. Saate baktı, saat on bir buçuktu. Topallayarak koşmaya başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Unutmuştu sokakları. Bu unutkanlığa rağmen yetişmeye çalışıyordu. Acizliği hesaplanamayacak kadar birikmişti şu kadar kısa sürede. Eli yüzü kanlar içindeydi. Aklına yaraladığı adam geldi. "Acaba o ne yapıyor şimdi, benim gibi unuttu mu gideceği evini? Unuttu ama hâlâ benim gibi yetişmeye çalışıyor mudur acaba?" diye düşünmeye başladı. Bir caddeye çıktı o sırada. Yürüdü. Saati kontrol etti, yirmi dakikası vardı. Kaldırıma geldiği esnada yerde incecik kesilmiş bir limon dilimi gördü. Az ileride bir tane daha, az ileride bir tane daha derken sekiz tane limon dilimi takip etti. En son bir parkın önünde durdu. Bankları dolanmaya başladı. Bankların birinde kutusu açılmış limonlu pastayı gördü. Paramparça olmuştu. Yenmemişti ama ziyan edilmişti. Açılmış kutunun üstünde derli toplu üç dilim pasta kalmıştı. Kutu sağlamdı, bir avuç kadar pastayı kutuya koydu, ağzını kapatıp koşmaya başladı. Koşarken ara sıra durup saati kontrol ediyordu. On dakikası kalmıştı. Vücudu inanılmaz acıyordu ama yetişme isteği içine öyle bir hücum etmişti ki biri gelip göğsüne üç kurşun sıksa bile durmayacakmış gibi koşuyordu. Ama onu durdurabilecek tek şey zamandı, durdu, saati kontrol etti. Beş dakikası kalmıştı. Açtı kutuyu, bankların üzerinden alıp cebine koyduğu mumu dikti pastanın üzerine. Tekrar koşmaya başladı. Koşarken sürekli saati kontrol ediyordu. On ikiye dört dakika kala koşuyordu, on ikiye üç dakika kala koşuyordu, on ikiye iki dakika kala koşuyordu ve on ikiye tam bir dakika kala durdu. Çakmağını çıkardı, başı dönüyordu. Bir çaktı alev almadı çakmak, ikinciyi çaktı rüzgar söndürdü, üçüncüyü çaktı mum yanmadı ama dördüncüde yaktı mumu. Saatini kontrol etti. Otuz beş saniyesi vardı. Pastayı iki elinin avuçları içine alıp annesinin mezarının üzerine bıraktı. "Mutlu yıllar anne, mutlu yıllar." dedi ve saat tam on ikide kuvvetli bir nefesle üfledi mumu. Mumun sönmesiyle birlikte adamakıllı ağlamaya bile fırsat bulamadan baygınlık geçirdi. Yetişmenin huzuruyla beraber gövdesini annesinin mezarının yanı başına gelişigüzel bir biçimde serbest bıraktı.