Ilık bir ilkbahar sabahıydı gitmeye karar verdiğimde. Kulağımda tren raylarının gıcırtısı ve gözümde uçsuz bucaksız bozkır. Ne acılar yaşanmıştı bu topraklarda ve benden sonra da daha nicesi yaşanacaktı. Peki benim hikayem nerede bitmişti? Saatin ayrılığa beş kaldığını, bavulumun sürüklenmeye hazır gelip elimden tuttuğunu, radyoda çalan "Hasret Rüzgarları"nın benim için estiğini nasıl anlamıştım?

Eskiden kopardığım papatyaları artık sadece kokladığımda, göz pınarlarımı kurutan insanları bağışladığımda, yemeğimi camıma konan kuşla paylaştığımda ve artık buradaki yaralara merhem olamadığımda vaktimin dolduğunu anlamıştım.


Camdan dışarıyı seyrederken hızla akıp gidiyordu zaman. Ne kadar uzağa gitsem o kadar geride kalacaktı sanki yaşadıklarım. Ve bir gün beni kimsenin tanımadığı yerlerde, o anılarda hiç yaşanmamış olacaktı. Ne çok dinlemiştim insanları ve ne çok unutmuştum kendimi. Sahi kimdim ben, sesim titretir miydi dağlardaki taşları?

Gitmek korkaklık mıydı, peki ya ruhun acı çektiği yerde kalmak? Gitmek çözüm değil de, insan kaçmanın başka türlüsünü bilmiyordu belki de.

Tüm bunları düşünürken bozkırdaki tek ağaç ilişti gözüme. Yalnızlık insana özgü değildi. Bozkırdaki ağaç, sürüsünü kaybeden kuş ve ben. Ne farkımız vardı ki birbirimizden? Ben de bir türlü nereye gittiklerini öğrenemediğim insan sürüsünü kaybetmemiş miydim?


Anılar bir bir silinirken gözümde, ben de karışıp gidecektim bu topraklara. Benimle birlikte acılarım, sevinçlerim, hüzünlerim de karışacak ve sessizce silinip gidecektim bu diyardan. Belki de kubbede hoş bir sada bırakacaktım ardımdan.

Ömür dediğin nasıl da hızlı geçiyordu. Tren raylarına taş dizen çocuklar, gün gelip o raylara maziyi diziyordu. Mutluluk mavi çocuk oynamıyordu artık bahçemizde. Düş kırıklıkları doluydu valizimiz ve söylenmemiş sözlerdi boğazımızdaki yumru.


Hafif bir rüzgar esti camdan. Seninle geçirdiğimiz günler geldi aklıma. Güzel bir çiçeğin yanından çıkan ayrık otuna benzetirdin kendini. Bundan değil miydi açtığın her yerden koparılmaya çalışman... Sana boş duvar izleten herkese kırgın olduğunu söylerdin, oysa birinin canı yansa herkesten önce merhemini alıp koşar giderdin. Cevabını bildiğin halde bütün sorularına bende cevap arardın. İnsanlık öldü, diye bas bas bağırırken bir yandan da onu yaşatmak için elindeki son suyu onunla paylaşırdın.

Sahi, dışarıya susar, içimize ne çok konuşurduk seninle. Şimdi dışarıya konuşup seninle susma vakti gelmişti belki de.

Trenin düdüğü acı acı çalarken sana kavuşmanın huzuru kapladı yüreğimi. Herkes indikten sonra usulca aradım valizimi. Hava serindi, yalnızlık ondan da serin. O şekilde kaç saat yürüdüm bilmiyorum. Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği 5. Ada, yazan tabelanın önünde buluverdim kendimi. Valizimde sensiz biriktirilen tüm anıları döktüm mezarına ve sessizce fısıldadı kulağıma:

— Beni unutmamışsın Olric.

— Sizi bir tek ben unutmadım efendimiz…