Çocuklar kahvaltısını yaptı. Okul servisine bindirmek için binadan çıktık. Kapıcı zemin katı siliyordu.


"Günaydın abla." dedi.


"Günaydın. " dedim.


Anadolu'nun bağrından gelen insanların bu denli kendini koruma isteğine hayran kalıyorum. Binanın kapısından çıktık. Çocuklara sarıldım. İyi dileklerimi savurdum zihinlerine. Servisçi kadınla kısa bir sohbet içerisindeyiz.


"Günaydın Kübra. Nasılsın?" dedi.


"Günaydın Esma. İyiyim sen nasılsın? Çocuklara göz kulak olur musun ? " dedim.


"Tabii, Kübra. Bir ara kahve ısmarlamak istiyorum sana. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?" dedi.


"Umarım o bir ara ikimiz içinde zamanı israf edeceğimiz bir ara olur. Kısaca neden olmasın diyorum. Sağlıcakla kal." dedim.


"Sen de." dedi.


Hava yeni yeni aydınlanmaya başlıyordu. Çocukların bu karanlıkta okula gitmesine elbette karşıyım. Hele işçiler… Ne olacak şu bizim garip işçilerimiz? Her sabah küfrederek uyanmak zorunda olmadıklarını düşünüyorum. Servis aldı başını okula doğru gidiyor. Bende arkalarından izlemeye başladım. Kırmızı bir Honda geçiyor sokaktan. İçinden gelen iğrenç müzik sesi beni rahatsız ediyor. Birkaç adam arabanın içindekilere arkasından küfürler savuruyor. Ne yalan söyleyeyim bende katılmak istiyorum. Honda sokaktan hızlı bir şekilde geçti. Sabahın köründe bir çöp toplayıcı çocuk çöplerin içindeki kağıtları karıştırıyor. Bir ayağında kırmızı spor ayakkabı diğer ayağında yırtık bir sarı bot. Marjinal bir tarz yaratmak istediğini düşündüm. Kesinlikle bulamadığından değildir. Çöpleri çabucak karıştırıyor. Telaş içerisinde her çöpten bir şey bulmak istiyor. Her sabah tam bu saatte geçen takım elbiseli yaşlı adam ağır adımlarla geliyor. Hiçbir yere yetişmeyecek gibi yürüyor ulaşmak istediği yere. Karşıda duran büfe kepenk kaldırıyor. Elinde karton bardakta çayı bir kenara bırakıyor. Düşünmek istemiyorum aslında. O karton bardağın ben olduğumu düşünmek istemiyorum. O karton bardak benim. Maalesef öyle. Dalgın dalgın bakıyorum karton bardağa. Onun halini anlıyorum. Gözümü anlık olarak sokaktan çektim. Artık bakmak istemiyorum hiçbir şeye. Binaya girdim. Kapıcı zemin katı temizlemiş. Merdivenden iki kat yukarıya çıkmam gerekiyor. İki kat yukarıya asansör kullanma tembelliğini bir an önce bıraktım. Evin kapısı açık kalmış. Hemen içeriye girdim. Yatak odasına doğru yürüyorum. Seyit Efendi'nin telefonu açık kalmış. İnsan meraklı bir varlık. Şuan Dünya'nın bu halde olmasının temel sebebi içimizde bulunan o merak duvarı. O duvarı zannımca hiçbir zaman aşamayacağız. Biz o duvar var oldukça varolacağız. Telefonunda biraz gezindim. Gelen mesajlara baktım. Kendine yediremiyor insan. Kendinin bu kadar fedakarlık yaparken kendi dışında kalanların bu kadar gaddar olmasını kaldıramıyor. Aslında uzun zamandır tahmin edebiliyordum. Cinsel açlıkların uzun süre aç kalması ihanete yol açıyor. Artık ulaşılabilir bir evrendeyiz. Bir adım uzakta yeni bir Amerika. Keşfetmek için uzun yolculuklar yapmamıza, ömürler tüketmemize gerek yok. Telefonu kapatıp çizim odasına açmaya gidiyorum. Annesi de başıma bela oldu. Kahvaltıdan kalkınca gitmemin daha doğru olacağını fark ettim. Çeşitlilik içeren açgözlülük kahvaltısı hazırlamam gerekiyor. Her zaman şatafat ve mükemmelliyetçi birisidir Seyit. Mutfağa girdim. Arkadan hafif bir şekilde kulağıma gelecek bir müzik açtım. Müziğin acele etmemesi mühim. Bir yere yetişmiyor insan. Yetişeceği tek şey ölüm. Patates soymaya başladım. Bir yandan kahvaltılıkları çıkardım. Kendime hemen bir kahve yaptım. Sabah sigarası içmenin üzerime farz olduğunu fark ettim. Çocukların telaşı ve karton bardağın yalnızlığı beni bu ritüelimi yaptırmaktan alıkoyduğunu gördüm. Kahve hazır, sigara yanıyor. Kahvaltı reklamlardan sonra hazır olacak.