Tükendim insanların yalancılığından. Çıkarcı gözlerle sömürmeye çalışmasından. Öyle çok tükendim ki...

Biliyor musunuz? 

Artık güzel şeylerden bahsedemeyecek kadar yorgun düştüm, üstelik tek yorgun düşen ben değilim. Kalemim de öfke kusar hale geldi. 

Düşünsenize!

Bir yazı, evet ufacık bir yazı. Ne kadar acımasız olabilir ki? Ya da basit bir kalem ya da durun bir örnek daha var, gözünüz gibi koruduğunuz bir not?

Belki örneğimi biraz daha genişletmeliyim, şu şekilde düşünün: yıllarca hatıralara eklediğiniz, o hayalinizdeki evin temellerinin üzerine kurduğunuz her şey... 

Sanırım şimdi düşünmeye başladık değil mi? 

Şimdi size soruyorum, bunlar ne kadar can yakıcı olabilir? 

Ne dediğimi belki anlamayacaksınız, belki de sorgulayıp, bu satırlar sonrası okumayı terk edip, sırtınızı dönüp gideceksiniz. Ama bilin ki bunları boşuna yazmıyorum. 

Çünkü ben yaşadım. Evrenin en beter, en keskin bıçağından daha kesici.  Evet küçük bir kağıt üzerine birkaç cümle söz sadece aslında. Kalbi boydan boya kesen, bir yandan nefes alamaman için nefes boruna dayanan, bütün vücudunu kitleyip taşa çeviren...

Evet, evet küçücük bir kağıt parçası bunları yapan. Masum duruşunun arkasında bir insanı hayata bağlayan tüm bağları, bir seferde kesip atabilecek güçte.

Düşünmeli mi, ağlamalı mı, yoksa kaçmak en kolayı mı? Yazmalı mıydım, yazmamalı mı?

Evet, onca yaşanmışlık sonrası beni üzen, duygularımı öldüren, insanlara olan güvenimi kaybettiren şeyler, beni yazmaya itti. Çünkü konuşarak dertlerimi anlatabilen birisi değilim, halbuki ben bir konuşmacıyım, ancak kibrim buna izin vermiyor. 

Yapabildiğim tek şey ancak yazmak... Dertlerimi satırlara dökmek. 

Tabii bu sırada onlar dostum olma teklifini reddetmedi. Diyeceksiniz belki, “seni yazmaya iten asıl şey ne?” evet haklı bir soru. Bunu da, sanırım kitabıma saklayacağım. 

Burada yazdığım çoğu şey, kitabımın bir yansıması sadece. 

Gerçekten, hep soruyorum. Niçin sahte olmak zorunda oldu ki insan? Bizler birbirini sevebilecekken, neden birbirimizin kuyularını kazdık ki? Hem de bunu, gizlice yaptık. Neden? 

İyilik dolu olmak gerekirken, neden ihaneti, aldatmaları seçtik ki, sevenler neden aldattı ki? 

Bir sürü neden, neden ve yine neden? Evet bitmeyecek bu nedenler...

Ben cevap bulamadıkça, konuşamadıkça yazmaya başladım. Yazdım, yaptığım tek şey yazmak oldu. Durmadan...

Yazıyorum işte, kendi bahçeme bile yabancı olmuşken, yine de yazıyorum. 

Belki de acıdan kaçarak yazıyorum. Kanarken küçücük oyuncakların kalbime açtığı yaralar, yaralarımı sarmak için bastığım kolonyalı mendillerin acısıyla yazıyorum. 

Ben, ellerinde çocuklarına aldığı bir sürü oyuncak varmış gibi sevinerek marketlerden çıkan, bir tebessüme dünyayı değişen o gencecik çocuğa, şimdi bir amcanın vicdanı ile acıyorum. 

Tüm ruhumla, tüm hücrelerimle acıyorum, evet kendime de acıyorum. Bu acıya nasıl dayanılır diye soruyorum.

Evet bu yüzden yazıyorum. Bir devâ olur belki satırlar diye, tıbbın bittiği yerde gözyaşı iksirim iyi eder beni diye yazıyorum. 

Belki de kendimi kandırıyorumdur, kim bilir...

Belki de yaptığım, yazarak benliğimi aldatmaktır. 

Belki de böyle rahatlatıyorumdur kendimi. 

Bilmiyorum. Tek bildiğim bilmemek...

Ama devam da etmeliyim, pes etmemem gerekiyor. Yazmalıyım, yaz-ma-lı-yım...

Yazmalıyım çünkü, hayatta bir daha asla konuşulamayacak, okunumayacak, yazılamayacak geçmişe, insanlığın gördüğü en güzel çiçeklerin unutulup gitmesini hazmedemediğimden, suratına tükürdükçe şükür çeken hayatın vurdumduymazlığından yazıyorum ve yazmaya devam etmeliyim. 

Çünkü beni anlamlı kılan tek şey bu: Yazmak.


-Son-