Hepimiz hayatımızın belli dönemlerinde yaşamımızı anlamlandırmaya çalışmışızdır. Çünkü anlama kavuşmayan bir yaşamı idame ettirmeye çalışmak çok yorar insanı. 

Bu yorgunluğa dayanamayan insanın “Sahi, ben neden yaşıyorum, hangi amaçla bu takvim yapraklarını sarartıyorum?” soruları yakasını, paçasını rahat bırakmaz bir süre. 

Bu hayal ve amaçlara durmadan yenisi eklenir; bazen gittikçe büyür, bazen gittikçe küçülür.

Ama aslında farkına varmadığımız bir şey vardır. 

Bizi hayatta bir adım öteye taşıyacak hayallerimizin dışında, yaşamı anlamlı kılacak bir de hisler denizinde boğulma anları vardır; bir sürü küçücük an, hayatın yoğunluğunda bir türlü fark edemediğimiz... 

Ben de yüzeyselliğimin duvarlarını ruhumun çekiciyle paramparça ettim, kıymet bilmeyerek çok gözyaşı döktüm, özüme indim.

Orada kalbimi titreten bir sürü his beni karşıladı. Evet, bazıları kötüydü, yaşandığında insanın canını yakıyordu. Ama onun bile bir kıymeti vardı sonunda. 

Birkaç küçük anı bana el salladı, farkına varmadan hissettiklerim beni kocaman hayallerimden daha çok yıktı.


Yazın hissettiğim tenimi yakıp geçen o güneş, kışın beni bir geline çeviren kar, ince ince esip saçlarımı uçuşturarak boynumu gıdıklayan narin bahar rüzgarları... Kışın binbir zorluğuna dayanıp tüm zorluğa rağmen kafasını göğe kaldırmaya çalışan çiçekler.

Günün daha yeni ağardığı saatlerde kuşların birbirleriyle sohbetini dinlemek.

Yakılan mumlar, gün batımları, en sevdiğim şiirin arasında kuruttuğum, kokusunu asla kaybetmeyen o çiçek.

Arkadaşımla el ele tutuşup son ses dinlediğim müzikler, yanan tendonlar, ağrıyan bacaklar, sürekli üstüme damlayan o dondurma…


Bir de bunların dışında sineye yük olan duygular vardı orada.

Sevmek mesela… Çok sevmek. Yaşamın en ucunda duranı sevgiyle en orta yere çekmek bir kalp masajı misali.

Heyecanlandığımda titreyen ellerim, mideye giren kramplar.

Çok üzüldüğümde üstüme binen sessizlik: kendi dilimde yanıyorum demek bir nevi.

Sinirlendiğimde göğsümün orta yerine bir kor düşmesi, sevdiğim insanın gözüne bakmamla korun yerini küle vermesi...

Bazen bir insanın kırık bir anısında duyulan ihtiyaçla hissedilen o müthiş duyarlılık.

Zihnin durmadan eskimeye mahkum olması ve unutulmakta olan anıların ağırlığı. Bazen pes etmek, kendini kendi içine hapsetmek, düşmek, çok yorulmak, dizlerdeki o düşüşlerin anısı yaralar; ama sonra yine o yaralara yara bandını yine kendi ellerinle yapıştırmak.

Bir türlü ağzından çıkaramadığım kelimelerin pişmanlığıyla kavrulmak, son kez seni seviyorum diyemediklerim...

Hayatın hiçbir zaman garantisinin olmaması, bugün yan yana olduğuma belki de yarın sarılamayacak olmak.

Bir kitapta en çok kendimden kaçarken yine en çok kendimle karşılaşmak, bir cümlede tüm hayatımı o cümleyi bulmak için geçirmişim hissi, bir şairin derdini dert bilip her şiirinde gelen ağlama isteği. Zaaflarımız... Bazen bizi yıkan, bazen bizi biz yapan.


Ve en son, belki de en önemlisi; en sevdiğim insanın gözündeki harede gördüğüm o yansımamla her şeyin bir anlama bağlanması.

Bütün bunların bir gün bitecek olması, sonunun uçurum olduğunu bile bile bir bisikletin üstünde acımasızca akıp giden o zamana tutunuyor olmak...

Ve daha binlercesi... Öyle yaşanılası ki.


Biz sandığımızın aksine büyük şeylerin canlıları değiliz. Hepimizi hayatta tutan bu ufacık, belki farkında bile olmadığımız hisler.

Etrafımız büyük imkanlarla, büyük hayatlarla çevrili olmasına rağmen yaşadığımız bu buhran çağına bakıyorum ve daha iyi anlıyorum, biz küçük anların Evliya Çelebi’siyiz.