Yaz kızım:


İki kilo çimento,

Birkaç takoz,

Bir kürek…


Yazdım efendim. Ama merak ediyorum, bunlarla ne yapacaksınız?


Onlarla… Onlar lazım olanlardır, yeri geldikçe kullanacaklarımızdır.


Peki efendim, sizi dinliyorum.


Olaylar şu şekilde vuku buldu: Birkaç gün o ceketi giymek istemedim. Adeta ceketle yüzleşmekten kaçınıyordum. Gece gördüğüm o noktayla, gündüz vakti karşılaşmaya hazır değildim. Birkaç gün önce o gece, o noktaya bakakaldım. Baktıkça büyüyordu, büyüdükçe bakışlarımı uzaklaştıramıyordum. Takılı kalmıştım onda. Saniyeler içinde, bir daha kaybolmamak üzere, her gördüğümde o anı hatırlatacağı besbelli şekilde o da arsız arsız bana bakıyordu. Derin bir nefes çektiğimi hatırlıyorum, başımı sola çevirdim. 30 saniye sonra tekrar ona döndüm, hala oradaydı. Oldu zannettiğim bir şey değilmiş, gerçekten olmuş!

Şimdi küreği getir kızım,


Buyursunlar…


Sabah kalktığımda noktanın orada olduğunu biliyordum elbette. Görmezden gelmeyi tercih ettim ama bana düşündürdüklerini es geçemedim. Demek o akşama bir bedeldi, “bak, işte hayat” dediğini duyuyordum. Hayata karıştın ve bir saniyeden daha kısa sürede belki, bu karışma anılarınca noktalandı. Evet, tam da böyle olmuştu. Birkaç gün sonra bunları tekrar söyledi ama o akşamki gibi baktıkça büyümedi. Artık geçen bir ana dair sabitleşen bir noktaydı. Kürekle bakalım, noktayı unutabileceğin bir yere gömebilecek miyiz?


Şimdi takozları da koyalım şöyle…

Efendim takozlar, birbirine eş değil ama sorun olur mu?

Olmaz kızım, olmaz. Bu takozların hepsi aynı! Böyle olup da olmamaları daha iyi, gelişigüzel dizeriz etrafına.


Noktayı unutmaya çalışırken daha belirgin bir işaret olmadı mı bu dizilim?


Hişşşt, işime karışma. Çimentoyu karmaya başla sen. Çimentoyu kara kara, günleri saya saya, seni beni savura savura çimentoyu dökelim. Dökelim ki o noktayı gömmeyi tamamlayalım.


Gömdüğümüzü biliyoruz değil mi?

Bak güzel kızım, bir meseleye açık getirelim, gömdüğümüzü sanıyoruz.


Nasıl isterseniz efendim, aman efendim, cağnım efendim!