S. fark edilmeden köstebek yuvası yapmayı öğrenmişti. Bu onun için büyük bir başarı olmamakla birlikte, çok az çaba sarf ederek gözlerden varlığını silmek için rüşvet vermesi gerekmezdi. O kutu gibi, zamanın doğal akışından sıyrılıp, odanın hücrelerinden biri olmuş ve katlanmanın zor olduğunu düşünen insanlar, birer birer çevresinden uzaklaşmıştı. Öyle çok da takmamıştı bunu. Açıkçası hislerine galebe çalmaktan zevk almanın yollarından vazgeçmişti. Daha önce boş vermişliğin cezasını çekmedi değil; fakat bundan sonra ne olacağını umursamadı. Karşısında tutku denizinin anlamsız görünen yardakçısıyla, günlerini bıkmadan kanepenin parçası olarak geçirdi.

Vaktin damıtılmayacağını anlayınca kendini savurarak boşluğa bıraktı. Düzenli bir iş hayatı varken de ekranı izlemeyi ihmal etmezdi. Babası elinde kumandayla kanaldan kanal gezinir, eğer evde kimse yoksa kırmızı kanallardan birinde dururdu. S. öyle ergen işlerden haz almazdı, müdavimi olduğu kişiye gazel okumaya giderdi. Bu mirası, mastürbasyonla dizginlemenin yolunu bulmuştu. Durmak bilmeyen arzularına bukağı takmış, kaypakça gülüşlerini es geçmişti. 

Dışarıya onu çağıran birçok şey, anlamsız bir ses kalabalığından ibaretti. Kanepeden hiç kalkmadı. Bir süre Dünya’nın böyle döneceğine inanmıştı artık. Rengarenk ışık patlamaları, reklam metinleri ona arzu denizinden su ikram etmişti. Haber saatlerinde genellikle magazin izlerdi. Gündelik olaylardan, bataklığa saplanmış ülkeden ve herkesin aynı kelimeleri konuşarak iletişim kurmasından da sıkılmıştı.


” Hayat denilen çingeneyle uğraşmayacağım.” Yıllarını verdiği işten ortada geçerli bir neden olmadan istifa etmişti. Tabii eşe dosta da açıklama yapmadı. Artık yolda ilerleyeceği kadar ilerlemişti. Ekran karşısında ona uzak görünen hayatları izledi. Yanına birkaç gün yetecek yiyecek almış, kent bombalanmaya başlayınca sığınağa saklanmıştı. Günlerce ekranda peş peşe geçen görüntülere kapıldı. Komşuları da merak edip sormamıştı. Belki yine B. gelseydi sevişirlerdi yine. Kafası pek leyliydi. Ekrana baktı. Yeni hayatın hareket etmeden de elde edileceğini hissettiğinden macerayı aramak boşunaydı.” Belki bir araç sayesinde zihnini ekrana yansıttığımda berrak görebilir miyim?” diye düşündü.” Eğer bir amaca bağlı yaşarsam, eski halimden farksız olur. O zamanlar tüketecek herhangi bir şeyim vardı; en basitinden hayat enerjim. Artık dibi göreceğim bir meta kalmadı.” Kararının başka bir yere sapmasını, isteği dışında değişime uğramasına izin vermedi. Kanepede sırtının izi çıkmıştı. Sanki cenin halinin ilk evresiydi bu.

S.’yi içine çeken kara deliğin sonsuzluğundan korkmamıştı. Bu durum her şeyin yok edildiği dünyada onun yazgısıydı. Çaresizce oltaya takılmış solucan gibi denize fırlatılmıştı. Ertesi günün sabahı ekran karşısında uyanmıştı. Gözlerinde belli belirsiz imgeler kayarken, bedenin parçasına uzanıp aldı. Ortadaki kocaman tuşa basınca kaldığı yerden izlemeye devam etti. Yüz hatlarına düşen gölgeler güneşin kaybolmasını bekledi. Normalde sabahları ekrana bağlanmak can sıkıcıdır, gökyüzü mora çalınca hazlarını kontrol etmeye de gerek yoktu. Gerçi onu sınırlandıracak hiçbir şey kalmamış, sırtında taşıdığı yüklerin de yeri boşalmıştı. Yemek yemeden akşama kadar oturdu. Hayat hakkında aklından hiçbir şey geçmedi. Dışarıda cıvıldayan kuşlar ya da senenin eşiğindeki kış umurunda değildi. Gerçeklik boyutunu aşıp kendini çürümenin hakikat olduğuna dair kandırdı. Ayak tırnaklarında yeşil yeşil küfler, bacaklarına doğru ilerleyip damarlarını patlattı. Odaya irin, kan ve süt kokusu yayıldı. Ekranın içindeki yüzler çerçeveyi kırıp odaya saçılınca uyandı.


Gün doğmamıştı. Oysa az önce güneşin doğduğunu hissedip gözlerini açmıştı. Ölgün, havada asılı toz yumaklarının arasından ekranın konuştuğunu fark etti. İnce dudağı ve kocaman kulakları vardı. Kafasını hafifçe havaya kaldırdı, belki de göz yanılgısıydı. Bakışları muğlaklaştı. Eşini rahatlıkla öldürmüş adamın insanlara nasıl kendini acındırdığını izlerken ekran karıncalandı. Telaşa kapıldı, sonra ekran geri düzeldi. İzlediği program ekranda yoktu. Kumanda yakınında değildi, uzanıp almayı da gözü kesmedi. Derken kocaman ekranda bembeyaz bir görüntü belirdi, kamera gittikçe uzaklaşınca karşısındaki beyazlığın duvar olduğunu anladı. Kamera, S.’nin evindeki halının benzerini gösterdi, yine onun evindeki kapılardan herhangi birini açtığında karşısına Taç Mahal çıktı. Gözleri önce siyahtan beyaza, ardından Hindistan’ın turuncu rengine kaydı. Kalabalığın içinden geçti, herkes kamerayla etrafı çekerken manzaranın tadını çıkardı. Sırayla dizilmiş ağaçların yanından geçip duvarın arkasına yürüdü. Korulukların içine doğru ilerleyince kamera yükseldi yükseldi, kuşbakışı koruluğu gösterirken, küçük çocuğun avucundaki göz bebeğini severken gördü. Kimseye aldırış etmeden sevmeye devam etti. “Gören kim ? Ben mi, kamera mı?“ diye sordu. Kamera odadan çıktı. S. gözlerini açtı, daha yeni uyanmıştı. Ekranda kaybolmaya çabaladı, yeniden doğmanın yolu vardı. Güneş daha yeni batmıştı, belki de doğmak üzereydi. 

” Peki ya yaşayan kim? Kamera mı, ben mi? Boş ver, o benim yerime her şeyi yapıyor zaten.”  

Ekrandaki günlük program akış düzelmişti. Bunun pek dışına çıkmadan koltukla bütünleşti. Yine ekranı izlerken tüm ışıklar söndü. Sonsuz karanlığın içinde gözlerini yumdu.