İki elini de tam yüzünün karşısına getirmiş, dikkatle izliyordu. Yaşlandığını bu kez baktığı aynalardan değil, ellerinde oluşan yeni izlerden fark etmişti. Nergis Hanım, en son hamile olduğu zamanlarda kendi ellerine böyle bir dikkatle bakmıştı. Yaklaşık otuz yıl ellerini unutmuş gibiydi. Baktığı her ayrıntısında o güne kadar fark etmediği yeni izler görüyordu. Bir tanesi bileğinden başlayıp parmaklarına kadar uzanıyordu. Diğeri avuç içine sanki hep oradaymış gibi yerleşmişti. İşaret parmağı ile baş parmağının birleştiği yerde parmaklarını serbest bıraktığında bile yan yana bir sürü çizgi vardı. Hem bu çizgilerden, hem de bunları yeni fark ediyor olmaktan rahatsız olmuştu. İnsanın, kendi bedeninde tek başına söz sahibi olmadığını düşünmeye başladı. Akıp giden zamanın da bedenler üzerinde söz hakkı vardı. Zaman, bu söz hakkını kullanırken sonbahara teslim olmuş yaprağa davrandığından farklı davranmıyordu kimseye. Nergis Hanım biraz daha bakmaya devam ederse, kendi ellerine yabancılaşacaktı. Elleri, eskiden hatırladığı o canlı rengi kaybetmiş, yorgun bir görünüm almıştı. Artık neredeyse başka birinin ellerine baktığı hissine kapılmak üzereyken, gözlerini bulunduğu odanın içinde başka bir yere kaçırdı. Bu sırada pencere kenarında duran ve biricik oğlunun adı ile sevdiği çiçeğini gördü. Zamanın o çiçekte bile söz hakkı olduğunu düşünüp teselli buldu kendine. Oysa iç sızlatan bir gerçeğin karşısında teselliler sadece yalandan ibaret olabilirdi.


Eskimiş ellerinden alıp şimdilik taze olan çiçeğine kaçırdığı gözleri ile o odada, tek başındaydı. Nergis Hanım'ın günleri, birbirinin aynısı haline gelmeye, oğlu bir işe girip uzak bir şehre yerleştiğinde başlamıştı. Buna alışması çok uzun zaman aldı. Çünkü tek çocuğu vardı ve kocasından hiç memnun değildi. Kocasının varlığı ile bir gölgenin varlığı arasında hiçbir fark görmüyordu. Bu evlilik senelerdir böyle sürüyordu. Tarafların ikisi de cansız hale gelmiş bu birlikteliği kabullenmişti. Nergis Hanım'ın sadece günlük ev hizmetini verdiği kocasına karşı hiçbir ilgisi veya merakı yoktu. Her canlı gibi Nergis Hanım'ın da kendi yaşamında, bir şeyin öznesi olması veya bir şeyi kendine özne yapması gerekiyordu. Böyle ilişkilere, bağlantılara veya etkileşimlere sahip olmayan yaşamlar artık bir çürüme halini alırlar. Ama içindeki yaşamın öznesi haline getirebileceği tek varlık olan oğlunun gidişi, onu derin bir boşluğa bırakmıştı. Nergis Hanım, oğlunun bir işe girip tek başına hayatı deneyimlemek istediğini biliyordu. Elinden gelse işe başlamasını da başka bir şehre gitmesini de engellerdi ama söz konusu olan oğlunun zorlukla bulduğu prestijli bir iş olduğu için bir şey söyleyememişti. Oğlu gittiğinden beri Nergis Hanım'ın yaşamı, öznesiz kalmıştı. Kocasını da, geçmişten gelen, yerli yersiz hatırlanan ve bir türlü unutulmayan bir hatıra gibi gördüğü için, etrafında oğlunun yerine koyabileceği ve bir özneye benzeyen tek şey, pencere kenarında duran çiçeğiydi. Nergis Hanım, çiçeğine oğlunun adı ile seslenmesinin bilimsel bir tanımı olduğunu tahmin ediyordu. O çiçek, uzun zamandır yanında olmayan oğluna duyduğu özlemin, yarı bilinçli yansıtıldığı nesnesi haline gelmişti. Elbette bunu böyle tanımlamanın hiçbir önemi yoktu, çünkü önemli olan tek şey, bunun düpedüz çaresizlikten kaynaklandığıydı.


Oğlunun yanından gitmesinin, ona verdiği üzüntü öylesine büyüktü ki o üzüntüyü hissetmemek için aklına bile getiriyordu. Nergis Hanım çaresiz kalmış her insanın, er ya da geç mutlaka hissettiği kaçma isteğini çok sık yaşıyordu. Kaçıp gitme isteği, hareketsiz kalması imkansız hale gelen ama hareket edeceği çok fazla yeri olmayanların ortak tepkisidir. Nergis Hanım için artık böyle kaçışlar, refleks kadar hızlı ve pratik hale gelmişti. Hatta bir keresinde oğlu, aile denilen şeyin sanıldığı gibi kan bağı olan insanların oluşturduğu romantik bir birliktelik grubu değil gizli bir çıkar birliği olduğunu söylemiş, Nergis Hanım da bu sözleri duyar duymaz oğlunun onu terk edeceği korkusuna kapılarak hemen konuyu değiştirmişti. Oğlunun içinde yaşadığı zaman diliminde, insanlar çok büyük şehirlerde yaşıyor ve hep dinledikleri başarılı insan hikayelerine hayran olarak büyüyorlardı. Başarı içinse kendilerine yatırım yapmaları gerektiği bir tekerleme gibi söylenen kutsal tavsiye haline gelmişti. Elbette başarı dedikleri şey, sırf kendi için yaşama bencilliğinin, naifleşmiş halinden ibaretti. Gerçekte başarının getirisi, para ve hesapsızca tüketme imkanından ötesi değildi. Yine de, kazanacağı başarılar için kendini geliştiren insanlar, belli belirsiz hissediyor olsalar bile, bir benlik ve bilinç geliştirebiliyorlardı. Bu benlikleri onları aileleri ile göbek bağlarını tamamen kesmeye hevesli hale getiriyordu. İşte Nergis Hanım ile oğlu arasında gittikçe daha çok hissedilen şey de tam olarak buydu. Oğlu, kendi benliğini keşfettikçe annesinin varlığına karşılık vermekten uzaklaşıyordu. Hayatında bir annenin varlığı gittikçe nostaljik bir hatıra haline geliyordu. Nergis Hanım'ın şanssızlığı, tarih boyunca anne ile oğullar arasındaki ilişkinin hiç olmadığı kadar zayıfladığı bir zamanda yaşıyor olmasıydı. Geçmişte evlatlar, ömür boyu göbek bağlarını annelerinden kesmeden yaşamıştı. Oysa şimdiki anneler, zincirin daha fazla dayanamayıp kopan halkasına denk gelmişlerdi. Geçmişten geleceğe doğru uzayan zaman çizgisinde hep geçmişte kalmış gibiydiler. Şimdiki zamana ulaşamadan gittikçe daha hızlı dünde kalıyorlardı. Nergis Hanım, geçen zamanın sadece ellerindeki çizgilerde değil, hayatının çok yerinde acımasız izler bıraktığını iyice anladı. Bunu fark ettiğinde, içindeki çaresizliği daha da büyümüştü. Onun itiraf etmediği veya kaçtığı ne varsa, zamanın umrunda bile olmamıştı. Odanın içinde hızla ayağa kalktı. Kaşlarını çattı. Çatar çatmaz alnının ortasında eskiden olmayan çizgiler belirginleşti. Ellerini sıkıp tekrar açıyordu. Ne zaman sinirlense gözleri kızarırdı. Şimdi sadece gözlerine değil, yüzünün her tarafına kan hücum etmişti. Düşüncelerinin hızlandığı her halinden belli oluyordu.


Mutlu olacağını düşünerek evlenmişti. Oysa şimdi evliliği, çaresiz olduğunu yüzüne vuran ve içine sıkıştığı bir kafes haline gelmişti.


Mutlu edeceğini düşünerek, bir adamı kocası olarak kabul etmişti. Oysa şimdi içindeki tüm nefreti üzerine toplayan bir silüetin biricik kocası olduğunu anımsamak bile istemiyordu.


Mutluluk getireceğini düşünerek bir çocuk doğurmuştu. Oysa şimdi yapayalnız bir odanın içinde, tüm hırsını, pencere önünden duran ve savunmasız bir çiçekten almak üzereydi.