Koltan Caddesi'nden evime doğru yürüyordum. Burası her türden dükkanın bulunduğu dar kaldırımlı bir yoldu. Dikkatinizi bir an bile yoldan uzaklaştıramazdınız. En ufak dalgınlığınızda ya birine çarpardınız ya da kaldırıma ağaç dikmek için açılmış ama ağacı hiçbir zaman dikilmemiş o çukurlardan birine düşerdiniz. Sağlı sollu park etmiş arabalar, kaldırımda duran motosikletler, korkunç egzoz ve sigara kokuları, kornalar, arabaların homurdanıp duran motorları, ses çıkarmak üzere değiştirilmiş egzozlar, normal konuşma düzeni birbirine bağırmak olan insanlar, yürürken yere sürtünen terlikler... Kısaca bu yol, yaşayan ama acı içinde uğuldayan bir varlık gibi şehrin ortasında boylu boyunca uzanıyordu. Güneş yavaş yavaş batmaya hazırlanıyordu ama hava hala korkunç sıcak ve nemliydi. Nefesimin beni boğduğunu hissediyordum.


Hiç şüphesiz burası ‘dar gelirli’ insanların yaşadığı bir mahalleydi. ‘Dar gelirli’ de ne demekse... 'Fakir demeyelim, gururları incinmesin' diye düşünmüş olmalı burjuvalar. Hani ülkeleri sınıflarken de kullanırlar ya ‘az gelişmiş ülkeler’... sefaletten kırılan ülkeler demeyelim şimdi ayıp olur. Bu sınıf ayrımı her yerde, adını ne koyarsanız koyun.


İşte ışıkta yolu yanlışlıkla buraya düşmüş lüks bir araba duruyor. Kafamda arabanın fiyatının ışıkta bekleyen diğer arabaların toplamından fazla olduğunun hesabını çabucak yapıyorum. Bir yandan da marangozun önünde bir ayağı kırık yeşil bankta oturmuş lüks arabayı ağzı açık izleyen çocuklara bakıyorum. Aralarında bağıra çağıra arabanın kaç basabileceğini tartıştıkları belli oluyor. Tahminleri dev gürültü bulutunun arasından tiz bir inleme gibi kulağıma ulaşıyor. Ancak ışığın sarıya dönmesiyle egzozlardan çıkan savaş çığlığı diğer seslerin üstüne çıkıyor ve başka hiçbir şey duyulmaz oluyor.


Biraz ileriden sokağıma döndüm. İşte yaşadığım sokak. İki arabanın yan yana zor sığdığı dar ve boğucu bir yer. Evi olabildiğince büyük yapabilmek için hemen hemen her ev yoldan yarım metre kırpmış. Bu evler 'aman yarım metre için evi yıktıracak değiller ya' diye düşünülerek yapılmış, nitekim de öyle olmuş. Evlerin yapısı böyle olunca balkonlar da yolun içine doğru uzanmış. Karşılıklı iki evin balkonları arasında iki metre ya vardır ya yoktur. Böyle iç içe bir yaşam. Sokakta oturan teyzelere selam vererek ve oyun oynayan çocukların arasından sıyrılarak, tabii bir yandan da top gelmesin diye kafamı koruyarak evime geldim.


Kaldığım evin rengini dışarıdan bakarak söyleyebilmek çok zor, yılların kiri ve pasıyla yorgun bir renge dönüşmüş. Kuytu yerlerden el kaldırmaya çalışan ışıltılara bakılırsa bir zamanlar sarıymış. Merdiven dairesinin kasvetinden bir an önce kurtulmak için hızlı hızlı ikinci kata çıkıp evime girdim. Çok büyük değil ama ben de çok yer kaplamıyorum zaten. Kapı direkt salona açılıyor, sağ tarafta küçük bir mutfak, solda ince bir koridor var. Koridorun solunda tuvalet, sağındaysa yatak odam var. Salonda, giriş kapısının tam karşısında bir pencere ve balkon kapısı var. Soldaki duvarın önünde eskimiş yeşil bir kanepe, kanepenin arkasında da çam ağacından yapılmış bir kitaplık var. Konum olarak evin tam ortasına denk gelen iki tane de tekli koltuğum var. Mutfakla salonun arasında hem yemek masası hem çalışma masası olarak kullandığım geniş bir masa var. Hayatımın büyük bölümü işte burada geçiyor.


Ayakkabılarımı çıkarıp hemen yüzümü yıkadım ve derin bir nefes aldım. Bu bunaltıcı yoldan kurtulduğum için rahatlamıştım. Kanepeye, Helen’in yanına oturdum. Helen bazen çok hareketli, bazense çok sessiz bir kediydi. Onu şehrin diğer tarafındaki bir parkta görmüştüm. Yürüyüş yaptığım zamanlar o parka uğrardım. Ona benimle yaşamasını teklif ettiğim zamanı hatırlıyorum da o zaman çok heyecanlanmış, çok mutlu olmuştu. Bazen şimdiki haline bakıp acaba o günkü halinden pişman olmuş mudur diye düşünüyorum. Helen’in vücudu ve kafası sarıydı, ayaklarına doğru gittikçe beyazlaşıyordu. Yüzünde, dudağının sağ altında bir ben vardı. Diğer kedilere göre gövdesi daha inceydi ve kafası da küçüktü. Bu onu daha estetik ve kıvrak gösteriyordu. Vücudu belgesellerde gördüğümüz yabani kediler gibiydi. Mutlu olduğu zamanlar bir köpekten daha iyi oyun oynardı. Üzgün olduğundaysa onunla konuşmak imkansız gibiydi.


Kanepede yattığı yerde esnedi, sonra kalktı ve patilerini öne uzatarak tekrar esnedi. Dünyanın tüm zamanlarına sahipmiş gibi yavaş, kaygısız yürüyüşüyle gelip kucağıma oturdu. Başından öptüm ve boynunu sevmeye başladım.


"Perezvon yine izinde galiba," dedi.


İç çekip istemsizce kafamı pencereye doğru çevirdim. Evet, karşı balkonda oturmuş bağıra çağıra telefonla konuşuyordu. Nefret ediyordum bu fareden. İri yarı, göbeği yağ bağlamış, kolları vücuduna göre ince kalmış bir fareydi Perezvon. Yanakları çok yemekten şişmiş, çenesiyle boynu arasında bir torba gibi dolmuştu. Burnu basık, alnıysa dışarı doğru çıkıktı. Karşımızdaki dairede oturuyordu. Çıkardığı gürültüler beni o kadar rahatsız ediyordu ki artık istemsizce dışarıyı dinliyordum ve her an acaba ondan çıkan bir ses duyacak mıyım diye düşünüyordum. Ve işte balkonda telefonla konuşuyordu ve sanki bizim evde konuşuyormuş gibi duyuluyordu.

"Biz bu noktada ısrarcıyız. Bunların değişmesi gerektiğini düşünüyoruz ben büyük patronla da konuştum bir sıkıntı yok… evet evet… hahaha…"

Sesi kalın ve boğuktu. İnsanı yoran, duyulduğunda ortama kasvet veren bir sesti; güldüğü zaman ise tam tersine sesi inceliyor ve kapana yakalanmış farenin çıkardığı ciyaklama sesine benzer bir sesi kesik kesik çıkarıyordu.


Helen’in başını okşamaya devam ederek "Evet, yoksa bu saatler sessiz ve huzurlu olurdu," dedim.


Kalkıp Helen’in mamasını koydum, kendime de yiyecek bir şeyler hazırlamaya başladım. Gürültüyü biraz olsun azaltmak için kulaklıklarımı taktım. Kulaklık dışarıdaki tüm sesleri kesiyordu sanki ama bir ses hariç. Evet, Perezvon’un sesini hala duyabiliyorum. Cılız bir sinek vızıltısı gibi ama hala geliyor. Müzik dinlemek istemediğim halde bir şeyler açtım.


Huzurlu bir pazar sabahıydı. Pazarları Helen ile birlikte ağır ağır kahvaltı yapmak en sevdiğim aktivitelerdendi. Akşam erken yatmıştım ve sabah uykumu almış bir halde uyandım. Hava hafif bulutluydu ama arada güneş de yüzünü gösteriyordu. Kahvaltıdan sonra bu güzel günün kalanında ne yapsam diye düşünmeye başladım. "Bir kahve yapıp kitap okuyarak devam edeyim, sonrasına bakarız." Kahvemle birlikte koltuğuma gömüldüm. Derin bir nefes aldım, gevşedim. Hevesle kaldığım yeri açtım. Kitabı çok da beğenmiştim, devamında ne olacağını merak ediyordum. Daha ilk cümleyi okurken yine o boğuk ses başladı. Kalkıp pencereden baktım; pencereye yaslanmış, bu tarafa doğru telefonla konuşuyordu. Sanki özellikle yapıyordu. Özellikle sesi bana ulaşsın, beni çileden çıkarsın diye uğraşıyordu. Beni görünce el salladı. Bir an o pencereye kilitlendim. Pencerenin yıkılıp onu aşağı düşürdüğünü hayal ettim. Sonra ben de başımla selam verip koltuğuma döndüm.

Ne yapmalıyım, ne demeliyim? O da sonuçta sadece yaşıyor. Varlığından rahatsız oluyorum. Ama sonuçta bir suç işlemiyor. Onu yaşadığı için mi şikayet edeyim? Bu bir lanet. Başka açıklaması olamaz. Her hareketi, sesi, onunla ilgili herhangi bir şey beni sinir ediyor. Evet bu bir nefret. Kimseye nefret duymayan, kızgınlığı çabuk yatışan, dünkü kötülüğü bugün unutan ben, neden ondan bu kadar nefret ediyorum?


Bir akşam eve dönerken ara sokaktan Perezvon’un sesini duydum. Ama bu sefer sesi endişeliydi. Normalde hızla uzaklaşırdım ama bu ses tonu beni o tarafa çekti. İki sokak lambası arasında en karanlık noktada yerde bir kıpırtı vardı. Biraz daha yaklaşınca onu tanıdım. Fare kapanına yakalanmıştı. Acı içinde kıvranıyor, sağ arka bacağı titriyordu. Biraz daha yaklaşınca beni tanıdı, gözlerinin içine baktım. O da gözlerime baktı ve bir daha nefes almadı. O halde bir süre daha onu seyrettim. Gözleri açık kalmıştı. İlk defa yüzüne bu kadar dikkatli bakıyordum. Sandığımdan daha gençmiş, diye düşündüm. Nefret duymakla acımak arasında gidip geliyordum. Bir an öfkelenip görüntüden keyif alıyor, bir an sakinleşip üzülüyordum. Orada ne kadar durup ona baktım bilmiyorum, kendime geldim ve acil servisi aradım. Bu arada sokakta birkaç kişi daha belirmişti. Yerde yatan cesede bakıp ahlayıp vahlıyorlardı. Daha fazla beklemek istemedim, ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım. Bu durum beni mutlu da etmemişti mutsuz da. Ondan nefret ettiğim için mutlu olmadım, bir yaşam son bulduğu için üzülmedim. Sanırım iyi biri de değilim kötü biri de…