Birden fazla kez yazı denemelerim olmasına rağmen ilk defa bir yazımı yayımlıyorum. Ne bir ön hazırlık yaptım ne de bu konu hakkında tam bilgi sahibiyim. En baştan şunu da belirtmek isterim, bu yazı içerisinde bolca yazım yanlışı göreceksiniz ve evet, bunların hepsini bile isteye, bizzat ben yaptım. Bunun nedeni ise yazım kurallarını bilmemem değil, ki gerçekten dört dörtlük bilmiyorum, sizi farklı bir yöne çevirmek. Öyleyse biraz konuşalım.


Ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız ve Müslüman iseniz doğduğunuzda kulağınıza ezan okunacak, hemen ardından da adınız fısıldanacaktır. Gel zaman git zaman binbir derdin içinde büyüyecek, okula başlayacaksınız. Parasızlık çekeceksiniz, ailenizin içerisindeki problemlerle daha çocuk yaşta boğuşacak, sosyal çevrenizde yüzlerce problem sizi kucaklayacaktır. Bitti mi? Asla. Aşık olacaksınız, sınavlara gireceksiniz. Kaldı ki bu sınavlar, bildiğim kadarıyla en uzunu üç saat, yediğiniz yemekten tutun da giyeceğiniz ayakkabının markasına kadar -istisnalar olsa da-belirleyecek ilk ve önemli adımlardan olacaktır. Daha ilerisini yazamam çünkü buraya kadar yaşadım. Boyumdan büyük laflar etmeyi sevemedim bir türlü. Ama etmiyor değilim. Fakat buraya kadar yazarken yaşadıklarımı da düşündüğümde, ki iyi kötü hepsini yaşadım, içim daraldı. En başta dediğim gibi bunlar “ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız ve Müslüman iseniz’’ geçerli. Elbette kesin olarak bu kriterlere uymanıza gerek yok. Müslüman değil de Hristiyan olun veya Yahudi ya da ateist, hep Hristiyan ve Yahudi arkadaşlarım olsun istemişimdir, fark etmez. Cinsiyetiniz ise birkaç etken haricinde yine hiçbir fark yaratmayacaktır. Kadınsanız eğer gerzek ve sapık bir erkek tarafından öldürülme ihtimaliniz yüksekken erkekseniz de gerzek ve güçlü bir erkek tarafından öldürülmeniz muhtemel. Kısacası öldürülme oranınız ve Türkiye’nin şartlarında bu saydığım zorluklarla karşılaşma oranınız çok yüksek. Bu zorluklardan muaf olan; eski adıyla ‘’burjuva’’, benim taktığım adıyla ‘’parala’’ sınıfıdır. Neden ‘’parala’’ dediğimi eğer yazılarımı yayımlamaya devam edersem anlatacağım. Şimdi gelelim asıl konuya. Bütün bu zorluklara katlanma amacımız ne? Bunca pisliğe, onursuzluğa, adaletsizliğe, samimiyetsizliğe (en iğrendiğim şeydir bu), ahlaksızlığa, insanlık dışı muameleye neden katlanıyoruz a benim garip okuyucum? Neden? Felsefi boyutuna girmeyi düşünmüyorum. Bırakalım onu felsefeciler yapsın. Ama bana kalırsa bu katlanmanın en temelinde ‘’umut’’ var. Ya düzeltebilirsem, ya iyi edebilirsem, ya daha adil bir düzen kurabilirsem umududur bu. Asfaltın ortasından çıkan çiçek fotoğraflarını görüp ‘’vay be’’ deriz ya, işte öyle bir umut bu da. Gerçekte çok az görülmesine rağmen fotoğrafını herkes görmüştür bu olayın. Ha düzeltebilecek miyiz bunca kötülüğü, karayı ak yapabilecek miyiz; geceyi gündüze veya kışı yaza çevirebilir miyiz? Umudunuzu kırmak istemem ama bu çok zor. Fakat bu zorluğa rağmen denemeye devam edecek miyiz? Elbette! Bakın size ilk yazımda neden yazılarımı yayımlamaya başladığımı ve neden okuyup yazmaya hevesli olduğumu biraz anlatayım. Yirmili yaşların başında memleketin en kötü üniversitelerinden birinde okuyorum. Babam vefat edeli biraz olur, bu yüzden sakın ola bana acımayın bozuşuruz, annem ev hanımı, ağabeyim ise memur. Eve çok bir para girmiyor fakat annemle kemer sıka sıka geçiniyoruz. Bu kemer sıkmayla beraber ikimiz bir hayli de kilo verdik. Benim en büyük masrafım kitaplarken annemin ise gittiği örgü ve boyama kursları. Ensesi en kalın tanıdığım ise köy muhtarı. Bu kadar. Gördüğünüz gibi sıradan bir arkadaşınızım. Belki bu yazıyı okuduktan sonra profil fotoğrafıma bakıp beni tanıyanlarınız olacaktır. Düşük ihtimaldir bu. Tanımayan arkadaşlar da elbet tanıyacaktır. Biliyorum biraz önce boyumdan büyük laflar etmem diye yazmıştım. Fakat bu boyumdan yüksek değil. Ben sadece kendim değilim. Ben annemin anlattığı geçmiş zaman olaylarından, babamın hayattı boyunca bir hafta bile tatil yapamadan ölmesinin getirdiği burukluktan, ağabeyimin daha iyi bir işe sahip olabilecekken olamamasının getirdiği kinden, fakir insanların kırıklığından, memurun amirden yediği azardan, yetim çocuklarının gece ağlamalarından, şiddet gören kadının sızlayan yarasından, haksız yere canına kıyılan yurttaşımdan geliyorum. Ben ki sadece gemilerimi yakmakla kalmadım, denizlerimi de kuruttum. Bu yüzden geldiklerime olan inancım tam.


Hayata gelecek olursak hayatın birden çok amacı olduğunu, bizim bu amaca ulaşmak için bu kötülüklere katlandığımızı ve o bir parça umut için direndiğimizi düşünüyorum. Bu dayanmanın ve direnmenin sadece bizim ülkemize özel olduğunu da düşünmüyorum. Başka ülkeler çok mu iyi? Elbette bizden çok daha iyi olanları var, bunu hepimiz biliyoruz. Ama Almanya’ya gitsek Alman kötülüğü var, Fransa’ya gitsek Fransız kötülüğü, Çin’e gitsek Çin kötülüğü. Yerin yedi kat altına da insek, göğün yedi kat üstüne de çıksak kötülük hep bizimle a okuyucu. İşte bizler, bir şeyler yapmak, bir şeyler olmak isteyen kimseler; bu kötülükle mücadele etmek mecburiyetindeyiz. İlk olarak da içimizdekiyle başlamalıyız. Bence bunun için de insanları dış görünüşlerine göre yargılamayı bırakmakla başlamalıyız. Mesela ben çocukken güzel ve yakışıklı kimselerin kötü olabileceğine hiç mi hiç inanmazdım. Yaşım ilerledikçe garip bir tesadüf müdür yoksa bu düşüncemi temelden yıkmak için tanrının bana verdiği bir ders midir bilmiyorum, hep güzel ve yakışıklı kimselerden kötülük görmüşümdür. İlginç bir şekilde de tüm iyi niyetleri ve davranışları da aksi insanlardan gördüm. Fakat şunu da eklemem gerekir; göreceli olarak güzel ve yakışıklı kimseler kötüdür, aksi kimseler iyidir demek istemiyorum. Birçok güzel ve yakışıklı kimselerden çokça iyilik, aksi kimselerden de kötülük gördüğüm oldu. Günün sonunda ise istisna kimseleri de formülün içine katarak bu ön yargımı yıktım. Yazının başında hatırlarsanız yazım kurallarına dikkat etmeyeceğimi söylemiştim. Bunun nedenini anlamışsınızdır umarım. Yeni bir dünya doğuyor. Bu tekil bir doğuş değil, ikiz doğum. Yeni bir dünya, yeni bir hayatı da beraberinde getiriyor. Bizler bir şeyler yapmak istiyorsak, ki yapmalıyız, bazı donuklaşmış fikirleri eriterek yok etmeliyiz. Bakın bu yazıda neredeyse hiç yazım kurallarına dikkat etmedim fakat okuyan herkesin ne anlatmak istediğimi anlamış olduğunu düşünüyorum. Bizler bir şeyler yapmalıyız fakat yapacağımız şeyin ilk önceliği güzellik ve estetik olursa sadece güzel bir şey yapmış oluruz. Peki ya güzel olan her şey doğru mudur? Bunu anlatmak için çok basit bir örnek vereyim. Yumurta ve hamburger. Dışarıda veya evde karnınızın acıktığını düşünün ve iki seçeneğiniz var: Yumurta ve hamburger. Hangisini tercih edersiniz? Büyük ihtimalle hamburger olacaktır. Çünkü tadı güzel, insanın gözüne hitap ediyor, doyurucu gözüküyor. Say say bitmez. Ya yumurta öyle mi a okuyucu? Tavuğun kıçından çıkan bir şey. Peki ya hangisi daha sağlıklı? İstisnasız yumurta. Uzun lafın kısası kanmayalım, kandırılmayalım. Göze güzel gelen şeylerin hepsi doğru değildir. Bizim yapmamız gereken ise doğru olan tavuktan bile çıksa arayıp onu bulmaktır. Daha konuşulacak ve üstüne gidilecek yığınla şey var. Bizden öncekiler gibi putları yıkmakla yola çıkarsak işimizi bitirince yeni putlar yapmak zorunda kalırız. Biz, bizden önceki putları yıkmamalıyız. Biz o putları herkese uygun şekilde yontmalı ve şekillendirmeliyiz. Geçmiş geçmiştekilerin elindeydi, gelecek de gelecektekilerin elinde olacaktır. Bizim elimizde olan şimdidir. Ya elimizdekine hükmedeceğiz ya da bize çizilen sıradan yolun sulu göz müritleri olacağız. Karar sizin…


Unutmadan merhabalar. Ben Kosti.