Radyoda kendime rastladım geçenlerde. Sesini çok kısmıştım hâlbuki zamanında. Fakat ben radyonun sesini kıstım zannederken kulaklarımı kapatmışım sadece. Meğerse o bangır bangır bağırmış, komşuları huzursuz etmiş, çığlıklarıyla kedilerimi bile uyandırmış ama ben hiç oralı olmamışım. Yıllarca çıkmadığım evimin çevresinden geçerken tesadüf eseri duydum o sesi. Gariptir ki evin içindeyken hiç ses gelmiyordu radyodan fakat dışarıdan dinleyince boğuk bir serzeniş doluyordu kulaklara.


İlk duyduğumda yabancı gelmişti o ses. Bağırmaktan kısılmış, titrek çaresiz bir küçük kızın sesi yankılanıyordu sokakta. Kimdi ki bu kız? Uzun zamandır çocuk geçmezdi bu sokaktan. Geçeni ben azarlardım çünkü. Neşeyle bağırmaları kulağımı tırmalardı her seferinde. Sese biraz kulak verince camımın kenarında duran radyodan geldiğini anlamıştım. Neredeyse yıllardır çıkmadığım evimden çıkmak zorunda kaldığım günde olanlara bak şimdi! Dehşet içinde döndüğüm evime girdiğim anda kulaklarım adeta parçalanmaya başlamış, ciğerime dolan hava sıkışmıştı. Evim normalde olduğundan çok farklı gözüküyordu gözüme. Her yerde birikmiş yığınla toz, dağılmış kitaplar, masamın üzerinde birikmiş çöpler, eski defterler, kedilerimin tüyleri koltukları kaplamış, kulakları sağır eden bir çığlık... Gerçekten benim evim böyle miydi hep? Ben bu kaosun içinde mi yaşamışım, nefes almışım? Halbuki yıllardır masamın üzerinde birikmiş eski defterler sadece önemsiz bir dağınıklık, kedilerimin her yere yapışıp kalmış tüyleri ertesi gün temizleyeceğim basit bir kirlilik, dağılmış kitaplarım "ne yapayım ben de dağınık seviyorum" dediğim bir dağınıklıktı fakat o sevdiğim dağınıklık o an midemi bulandıran bir dağınıklığa dönüşmüştü. Kulaklarımı mahveden sesin geldiği radyoya gözlerimi diktiğimde ise içimi büyük bir dehşet duygusu kaplamıştı. Evin içindeki her zerre bir anda birlik olup üzerime üzerime yürüyordu sanki. İçimde bir anda dağ gibi yükselen kaçıp gitme isteğiyle kapıya koşup eşiğe geldiğimde sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi olmuştum. Kaçıp gitsem ne faydası olacaktı? Bu ev her şeyiyle benim evimdi ve bunu inkar edemezdim. Bir gün ezkaza birisi evimi bulduğunda ne yapacaktım? Kaçıp gitsem kim beni evinde misafir edebilirdi ki? Daha kendi evine sığmayı becerememiş birini kim isterdi evinde görmeyi? Üstelik yıllarca evden çıkmadığım için insanlarla konuşmayı da unutmuştum. Tek çarem evime tekrardan güzelce bakabilmeyi öğrenmekti ve bu işe önce o esrarengiz radyodaki sesi dinlemekle başlayacaktım. Çünkü onun o acı dolu sesi var oldukça ben hiçbir şey yapamayacaktım.


Her ne kadar ayaklarım geri gitse de güç bela radyonun başına titrek adımlarla ilerleyip önündeki sandalyeye adeta yıkılır gibi oturdum. Benim onu dinlemeye başladığımı hisseden ses taşan bir dere gibi içindeki bütün biriktirdiklerini kusmaya başladı. O öfkeyle çığlık attıkça ben oturduğum yere daha fazlası mümkünmüş gibi göçüyordum, eziliyordum. Bir yanım kaçıp kurtulmak ya da radyoyu camdan fırlatıp atmak istese de bir yanım onu ne kadar özlediğini söylüyor, her ne kadar öfkeyle konuşsa da dinlemek istiyordu. Fakat sesim bir anda susup sessizce iç çekmeye başladığında korkudan ellerim titremeye başladı.

Ya bir daha hiç konuşmazsa? Ya bir daha duyamazsam onu? Derken tek bir cümle duyuyorum, bir soru. Cızırtılı, titrek ve acı dolu bir soru:


"Neden yaptın bunu bana, bize, kendine?"


Neden? Sadece bir soru bir insanı ne kadar çökertebilir ki? Alt tarafı basit bir soru, neden? Fakat o beş harflik soru göğsümün tam ortasına hançeri sokup çıkarmıştı adeta. Oturduğum sandalyeden bir daha hiç kalkamayacakmışım gibi hissettim o an. Çünkü bu soruya verebilecek doğru düzgün bir cevabım yoktu. Bir insan neden bile isteye, kendi iradesiyle kendini ölüme terk eder, bilmiyordum. Dudaklarımdan sadece çaresiz bir "bilmiyorum" döküldü. Başka da söyleyebileceğim bir şey bulamadım.