Kırklareli Kültür Merkezi’nin gösteri salonu ağzına kadar doluydu. İki katlı seyirci bölümünde tek bir tane bile boş koltuk yoktu. Sahnede tek bir tane masa ve yana oturmuş iki kişi vardı. Biri programın moderatörü diğeri ise bu küçük ama sevimli şehirden çıkmış ödüllü yönetmen Kıvanç Şen’di. Kırk yaşlarındaki genç yönetmen İstanbul’u terk edip uzun yıllardır uğramadığı şehrine yerleşme kararı almıştı. Fazla uzun boylu değildi ama kendisini en az on sene kadar genç gösteren bir yüzü vardı. Kirpikleri uzundu ve kaşları alınmış gibi düzgündü.

Yenmek için yıllarca mücadele ettiği alkol yüzünden gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu. Tekrar aynı zorlukları yaşamamak için İstanbul’daki ışıltılı hayatını bırakıp burada daha mütevazi bir hayatı seçmişti. Geldiğinden beri kendisinden önde giden alkol göbeği erimeye başlamıştı. Şiddetli anksiyete sorunu ise şimdilik bitmişti. Hafta içleri yeni projeleri için harıl harıl çalışırken hafta sonları ise doğumuna kısa bir süre kalan hamile eşini alıp ya doğa gezisine çıkıyorlar ya da deniz kenarında bir yerde yemek yiyorlardı. İstanbul’a sadece işleri için gidip hemen geri dönüyordu. Pardon, dönmüyor kaçıyordu sanki. Burasının havası sadece Kıvanç’a değil, eşi Serpil’e de çok iyi gelmişti. En önemlisi evliliklerinde sorunlar çözülmüştü. Bu yeni ve mutlu hayatlarını ise bir çocukla taçlandırmaya karar vermişlerdi.

Salondaki seyircilerden birbiri ardına sorular geliyordu. Mikrofon şimdi genç bir kızın elindeydi.

"Yıllardır sinema yönetmenliği yapıyorsunuz ama Kırklareli ile ilgili bir tane bile filminiz yok. Artık buraya yerleştiğinize göre bu borcunuzu ödemeyi düşünüyor musunuz?"

Kıvanç umursamaz bir tavırla:

"Kimseye bir borcum olduğunu düşünmüyorum." diye cevapladı.

Mikrofon elden ele dolaşıp söz almak isteyen başka bir seyirciye ulaştı.

‘’Ama sizi bu şehir yetiştirdi…’’

Kıvanç araya girip:

"Beni bir tek ailem yetiştirdi." diye lafı kırklı yaşların ortasında, badem bıyıklı, gözlüklü, memur havası taşıyan adamın ağzına tıktı.

Söyleşi bittikten sonra salon dışında fotoğraf çekimi vardı. Seyircilerin büyük çoğunluğu Kıvanç’la yan yana gelerek hatıra fotoğrafı çektirdiler. Kıvanç ne kadar bunalmış olsa da yine de elinden geldiğince bunu belli etmemeye çalışıyordu. Kalabalığın içinde kendisine diğer insanlardan farklı olarak bakan bir çift göz dikkatini çekti. Üniversiteyi yeni kazandığı dönemde okul yaz tatiline girip memleketine gelince tanıştığı bir kızın gözlerine benziyordu. Onlarda aynı böyle kısık bakıyordu. Özellikle de seviştikleri zaman. Fazla vakit geçirme şansları olmamıştı. O da kadın doğum üzerine eğitim görüyordu. Burnunun ve elmacık kemiklerinin üstündeki çiller, yanaklarındaki benler, güldüğü zamanki parlayan dişlerinin muazzamlığı bu kadınla birebir uyuşuyordu. O kızın adı Rahime’ydi. Acaba kendisini geçmişe götüren bu gizemli kadının adı neydi? Rahime, ayrıldıktan sonra hep aklının bir köşesinde kaldı. Ne kadar çabalasa da bir türlü kendisine ulaşamadı. Bir gün evlendiğini duydu, o kadar. Ondan sonra araya zaman girip köprünün altından çok sular akınca değil Rahime’yi hatırlamak kendini bile unuttuğu zamanlar oldu. Şimdi ise uzun zamandır hissetmediği bir heyecan saplandı kalbine. Mademki o yanına gelmiyordu Kıvanç yanına gitmeliydi. Tam kadına doğru harekete edeceği sırada eşi Serpil koluna girip Kıvanç’ı engelledi.

"Aşkım kendimi çok iyi hissetmiyorum. Eve gidelim artık.’’ dedi dolgulu, kızıl rujlu dudaklarını büzüştürerek.

Serpil’e hamilelik ayrı bir güzellik katmıştı. Aslen Tuncelili idi ama o asla bu ismi telaffuz etmez, her zaman Dersim ismini kullanırdı. Esmer, iri kemikli ve Kıvanç’tan uzun boyluydu. Çok gür, siyah ve dalgalı saçları vardı.

Kıvanç karısına bakıp:

"Tamam. Birazdan gideriz." dedi.

Tekrar içten içe Rahime olmasını dilediği kadının olduğu yere bakınca onun yerinde başka birini gördü. Kadın gitmişti.

"Lanet olsun." diye geçirdi içinden.

Evleri şehir dışında ve baraj kenarında olan üç katlı bir kır eviydi. Dış kapıdan eve giden çam ağaçlarıyla kaplı, uzun sayılabilecek bir yol vardı. Ayrıca içinde küçük bir ev daha bulunuyordu. Burada yönetmen ve eşi kalsın veya kalmasın her daim evin bakımı ve güvenliğiyle ilgilenen Yakup kalıyordu. Arka tarafta ise büyük bir veranda, çimen zeminli bahçede havuz, masa ve iki tane şezlong vardı. Bahçenin içine küçük hayvan heykelleri konulmuştu. Duvarların etrafında aynı ön taraftaki gibi çam ağaçları vardı. Evin ikinci ve çatı katı tamamen baraj manzaralıydı. İkinci katta bir de küçük balkon vardı. Evin verandaya açılan tarafı ise büyük sürmeli camdı. Evin içerisi de tıpkı dışı gibi sıcak bir sadelik barındırıyordu. Pop-art tablolar, geniş bir köşe koltuk takımı, vintage aksesuarlar, dev ekran bir televizyon, şömine vardı ve Serpil ile birlikte çekilmiş fotoğraflar etraftaydı. Mutfak ise tamamen Serpil’in zevkine göre tasarlanmıştı. Ahşap mobilyalar, peçka, etrafta asılı kuru sebzeler ile bir köy evini andırıyordu.

Yakup’un eşi Şengül’ün hazırladığı yemekleri yedikten sonra bir süre veranda keyfi yaptılar. Kıvanç kendine bir kadeh viski koydu. Serpil ise alkol yasak olduğu için meyve yiyordu.

Serpil;

"Bugün çok sinirli gibiydin. Neredeyse bütün soruları tersleyerek cevapladın.’’ dedi.

"Sanatımla ilgili olarak bir tane bile soru gelmedi. Takmışlar bir borç ödemeye, başka bir şey bildikleri yok. Biliyor musun, benim dedem Kırklareli’ne hayatını verdi. Bütün çalışmaları, kitapları buranın üstünedir. Her yerde Kırklareli’ni tanıtmaya çalıştı. Ulusal basından buraya geldikleri zaman ilk olarak dedemle röportaj yaparlardı. Ama dedem öldükten sonra evinin olduğu küçücük, dar sokağa ismini vermeyi yetkililer reddetti. Bunlar için bir şey yaparsam en adi şerefsizim."

"Sanırım haklısın."

İlerleyen saatlerde Kıvanç’ın canı sıkıldı. Zaten Serpil’de oturduğu yerde uyukluyordu. Kıvanç bebek gibi uyuyan eşine baktı. Tanıştıkları zaman bir şirkette yönetici pozisyonunda çalışıyordu. İlişkilerinin ilk yılında Serpil hamile kalınca evlilik kararı aldılar. Kıvanç alkol tedavisi için yurtdışında hastaneye yattı. Burada olsa magazinin dilinden kurtulamazdı. Bu arada Serpil işini gücünü bırakıp İstanbul’daki evlerini tamamen kendi zevkine göre döşemekle meşgul oldu. Kıvanç ülkeye dönünce yıldırım hızıyla evlendiler. Ama Serpil düşük yapınca bütün mutlulukları altüst oldu. Kıraç tekrar alkole başladı. Serpil ise çok büyük bir boşluğa düşüp psikolojik destek aldı. Birçok kez boşanmayı düşündüler. Hatta birkaç kez evlerini bile ayırdılar ama sonunda birbirlerine besledikleri aşk galip geldi ve gayret gösterip el ele vererek bugünlere geldiler.

Serpil’i dudağından öpüp uyandırdı. Uyku sersemi kadın gözlerini ovalayarak ne olduğunu anlamaya çalıştı.

"Gel, seni yatağa götüreyim. Ben biraz dışarı çıkacağım." dedi Kıvanç.

"Bir sorun yok değil mi?"

"Merak etme biraz hava almak istedim. Geç kalmam."

Üst kata çıkıp Serpil’i yatırdıktan sonra telefonla Yakup’u arayıp Şengül’ü alıp gelmesini istedi. İki dakika sonra Yakup ve Şengül yanında hazır oldular. Şengül’den kendisi gelene kadar Serpil’in yanında kalmasını rica etti. Adana’da doğup büyüyüp daha sonra İstanbul’a yerleşen, oradan da Yakup’la tanışıp Kırklareli’ne gelen çıtı pıtı ama fettan kadın memnuniyetle kabul etti. Yakup gece kulübüne kadar arabayla patronunu bırakıp tekrar geri döndü. Saat kaç olursa olsun araması halinde gelip onu alacağını söylese de Kıvanç taksi tutmakta diretti. Nihayetinde patron oydu ve Kıvanç’ın dediği olacaktı.

Kıvanç kapıdan içeri adımını adım atmaz bütün gözler onun üstüne çevrildi. Tezgaha gidip tabureye oturdu ve kendine bir Jack Daniels söyledi. Viski söz konusu olunca özellikle bu markayı tercih ediyordu. Onun için Chivas Regal sosyetenin resmi içeceğiyken Jack Daniels ise rock müziği ve onun yaşam tarzını temsil ediyordu. Kıvanç, maddi gücü olmasına rağmen hiçbir zaman burjuvazinin zevkten yoksun alışkanlıklarını –müzik, kıyafet, gece hayatı- edinmemişti. Onun gibiler Etiler’de boy gösterirken Kıvanç ise Taksim’de sokak müzisyenlerinin yanına oturup elinde birasıyla şarkılar söylüyordu. Mesela İstanbul’da olsa burası da tercih edeceği bir mekan olmazdı. Müşteriler genellikle üniversite öğrencileriyken müzikler ise günümüzün Türkçe pop şarkılarından ibaretti. Ama geçmiş zamanlarda Kırklareli’nde bunun bile olmadığı düşünülürse fazla da bir beklentide olmamak lazımdı. Yüksek ses müzik, ışık oyunları derken bir ara her tarafı dumanlar sardı. Mekan giderek doluyor ve insanlar çıldırıyordu. Hiç beklemediği bir anda kulağında sıcak bir nefes hissetti. Derken o nefes bir ses oldu:

"Selam." dedi.

Kafasını çevirince yine o kadını gördü. Bugün söyleşiden sonra göz göze geldikleri ve birden kendisini geçmişe götürüp Rahime’yi hatırlatan kadın vardı karşısında.

"Selam.’’ diyerek karşılık verdi Kıvanç.

Kadın gülünce şaşkınlığı gitti, içi heyecandan titremeye başladı. Anladı ki karşısında Rahime duruyordu. Eğer bu gece sihirli lambadan bir cin çıkıp üç tane dilek hakkının ne olduğunu sorsa üçünü de Rahime’den yana kullanırdı ve o şu an soluğunda yeni içtiği sigaranın kokusunu içine çekebileceği kadar yakınındaydı. Yanındaki boş tabureye oturup bir süre birbirilerine baktılar. Uzun uzun geçmişi ve bugünü konuştular. Rahime hastanede doğum ünitesinde ebelik yapıyordu ve bir kızı vardı.

"Biliyor musun?’’ dedi Rahime. "O zamanlarda Kırklareli’nde çok popülerdin ve ben neden benimle birlikte olduğunu hep merak ediyordum.’’

"O dönem yakışıklı olduğum için popülerdim, şimdi ise sadece popülerim.’’

"Haklısın biraz kilo almışın.’’ dedi Rahime ve gülüşmeye başladılar. "Ama,’’ diye devam etti, "İyi bir yönetmen olduğun içinde popülersin.’’

Kıvanç:

"Teşekkür ederim.’’ dedi göğsünü kabartarak.

Rahime etrafını süzdü ve Kıvanç’a dönüp insanın kanını kaynatan aynı kısık gözlerle baktı.

"Uzun zaman sonra karşılaşmış iki eski dostun konuşması için bu ortam uygun mu sence?’’

"Ne yapmak istersin?’’

"Vaktin varsa bana gidelim?’’ dedi Rahime tek gözünü kırparak.

"Yalnız önce birer tekila içeceğiz.’’

Kıvanç barmene dönüp iki tane tekila söyledi. Barmen bardakların ağzını tuzlayıp içkiyi doldurdu ve önlerine koydu. Rahime’nin yanında oturan uzun sakallı, kıvırcık sarı saçlı genç bir çocuk Kıvanç’a laf attı.

"Bana bak şöhretlisin diye her kadını becerebileceğini mi sanıyorsun?’’ deyip tabureden indi ve Kıvanç’a saldırmaya çalıştı. Araya güvenlik görevlileri girip saldırganı uzaklaştırdılar. Rahime’de koluna girip Kıvanç’ı mekandan çıkarmaya çalıştı.

Üç katlı bir apartmanın önündeydiler. Kıvanç’ın elinde bir poşet ve içinde ise marketten aldıkları bir şişe Jack Daniels, cips, kuruyemiş ve çikolata vardı. Rahime apartman kapısını sessiz olmaya özen göstererek yavaşça açtı. Burası onların aile apartmanıydı. İlk katta anneleri, ikinci katta abisi ve üçüncü katta Rahime oturuyordu. Kızı ise İstanbul’da babasındaydı. Merdivenleri parmak uçlarıyla çıkıp eve girdiler. Çok küçük ama sevimli bir evdi. Tam anne ve çocuğun yaşayacağı türden. Duvarlarda çocukça çizimler vardı. Mesela üçgenlerden yapılmış bir çam ağacı bunlardan birisiydi Bunları kızı İrem çizmişti. Kıvanç viskileri doldururken Rahime üstünü çıkartıp siyah sütyeni ile kaldı. Köşe lambasının loş ışığında tekrar göz göze geldiler. Bu sefer gözleri gülümsedi. Kadehlerini tokuşturdular. Birer yudum aldıktan sonra Rahime elinden tuttuğu Kıvanç’ı yatak odasına sürükledi. Bu sırada Gülden Karaböcek plaktan ince ince söylüyordu:

“Sensiz yaşamayı bin kez denedim.

 Unuturum belki görmesem dedim.

 Gittiğin her yoldan sana geldim.

Bin yemin etsem de tutamıyorum.’’

Kıvanç eve geldiğinde Serpil’in acılar içinde kıvrandığını gördü. Yakup’a haber vermediği için kızacaktı ki telefonun şarjının bittiğini fark etti. Şengül ambulans çağırmak istediyse de Serpil’in sancılarını fırsat bilen Kıvanç’ın aklına evden çıkarken numarasını aldığı Rahime’yi aramak geldi. Yarım saat sonra Rahime eve vardığında odada kimseyi görmek istemediğini söyleyip herkesi dışarı çıkardı. Bir iğne vurduktan sonra Serpil sakinleşti ve derin uykuya daldı. Daha sonra Kıvanç ve Rahime odada baş başa kaldılar. Kıvanç’ın aklında vicdandan yoksun tehlikeli düşünceler vardı. Rahime’ye doğum olana kadar burada kalmasını teklif edip böylelikle bir arada olabileceklerini söyledi. Rahime ise sanki bu anı bekliyormuş gibi hemen kabul etti. Serpil o günden sonra iğneler sayesinde sürekli uyuyor, rengi giderek soluklaşırken hamile olmasına rağmen hızla kilo veriyordu. Ne gözlerini tam açabiliyor nede ağzından anlaşılır bir kelime çıkıyordu. Yakup ve Şengül ise çok seyrek olarak evin içine girdiği için Serpil’i merak ediyorlardı. Ne zaman evin hanımını sorsalar aynı cevabı alıyorlardı; Gayet iyi, şimdi uyudu. Kıvanç ve Rahime ise adeta balayı yaşıyorlardı. Fantezi dünyaları geniş olmasına rağmen özellikle Rahime’nin altı olamayan bordo renkli hemşire gömleğiyle evin içinde yarı çıplak dolaşması Kıvanç’ı kudurtuyordu. Serpil’in kendine gelmeye çalıştığı anlarda ki acılı haykırışları şehvetli anları bölse de Rahime’nin iğnesi sayesinde yerini tekrar zevk çığlıklarına bırakıyordu. Bazı zamanlar Kıvanç’ı ise yapılan tedavinin doğru olup olmadığı konusunda şüpheye düşürüyordu. Zavallı kadının kolunda iğne vurulacak damar kalmamıştı. O kadar zayıflamıştı ki şişkin karnıyla nohut yutmuş solucana benziyordu. Gözlerini altında mor halkalar oluşmuştu. İşin daha tuhaf tarafı ise Rahime bu ilaçtan ona da enjekte etmeye başlamıştı. İlaç etkisini hemen gösteriyor, garip bir mutluluk veriyordu. Aşırı öz güven yüklenen vücudunu tatlı bir kaşınma sarıyordu. Birkaç gün sonra Kıvanç da yoksunluk çekmeye başladı. Çok ağır grip gibi olup sanki ecel terleri döküyormuş gibi terden sırılsıklam oluyordu. Adeta bir mengenenin arasındaymış gibi hissediyordu. Özellikle de beline bıçak saplanmış gibi acı çekiyordu. Neredeyse Serpil gibi çığlık atmak geliyordu içinden. Bu anlarda Rahime bir doz vurarak tek çözüm yolunun intihar olduğu cehennem gibi hayattan alıp mukaddes kitaplardaki cennet tasvirlerini küçük düşürecek kadar mutlu eden bir düşsel festivale götürüyordu.

Şengül’ün yaptığı yemeklerin çoğu yenmeden çöpe gidiyordu. Çünkü canları yemek bile istemiyordu. Giderek Kıvanç’ta zayıflıyordu. Hatta canı seks yapmak bile istemiyordu. Trainspotting filminde Renton’ın dediği gibi “En iyi orgazmını yüzle çarp, elde sonuç bunun yanına bile yaklaşamaz.’’ Rahime’nin sihirli ilacı bütün ihtiyaçlarını karşılamaya yetiyordu.

Kıvanç artık bulutların üstünde gezmek için değil ayakları yere düzgün basabilsin diye iğne vuruluyordu.

Bu anların birinde;  

“Şengül’le sevişmek istiyorum.’’ dedi Rahime.

Kıvanç duyduğuna inanamadı. Koltukta yayılmış dirseğinin üstünde turnike hemen aşağısında enjektör vardı. Rahime, damarı bulduğundan emin olmak için küçük bir miktar kan çekip ardından ilacı damara bastı. Kolundan iğneyi çıkarıp yerine pamuk basarken kendini izah etmeye başladı.

“Ben biseksüelim. Daha önce birçok kadınla ilişkim oldu. Bunu anlayışla karşılayacak kadar modern biri olduğunu düşünüyorum.’’

Evet, Kıvanç modern biriydi ama doğrusunu söylemek gerekirse bunu da beklemiyordu. Tamam, dışarıda istediği kadınla birlikte olabilirdi ama evin çalışanına bunu nasıl anlatacaktı? Yakup ne derdi? Rahime’yi kaybetmemek için kabul etti. Ama Rahime’nin kendisi bu işi halletmesi gerekecekti. Eğer Şengül’ü tavlayabilirse ne ala ama iş sarpa sararsa Kıvanç’ın böyle bir hadiseden haberi önceden yokmuş gibi davranacaklardı. Rahime de bunu kabul etti.

Ertesi gün öğlen saatlerinde müştemilata gidip kapıyı çaldı. Kapıyı Şengül açtı. İlk defa ona farklı bir gözle bakıp cinsel süzgeçten geçirdi. Gerçekten tam bir esmer güzeldi. Minyon tipliydi ve çocuksu güzelliğine yakışan minicik bir burnu vardı. Kırmızı eşarbı ensesinde bağlıydı. Siyah renkli, kolsuz tişörtünün izin verdiği ölçüde ki çıplak yerlerinden ve bacaklarına sımsıkı yapışan lacivert renkli taytından dipdiri bir vücudu olduğu anlaşılıyordu. Parmak arası terlik giymiş ayaklarına baktı. Ojesiz, düzgün, kısa tırnakları ve pembe topukları vardı. Kıvanç oracıkta sertleşirken kasıklarına ağrı girdi.

“Buyurun Kıvanç Bey.’’ dedi. Düzgün bir diksiyonu ve sekse davet eden bir ses tonu vardı.

“Yakup hazırlansın. Çarşıya gidip alışveriş yapmamız lazım. Sen de eve geçip temizlik yaparsın.’’

Rahime için artık uygun ortam hazırdı. Şengül’le baş başa kaldılar.

“Şengül.’’ diye seslendi. O sırada koltukta oturmuş sabah programlarından birini izliyordu.

Şengül mutfaktan içeri geldi.

“Buyurun.’’dedi.

“Bırak işini de gel bana biraz masaj yap.’’dedi.

Şengül biraz garipsediyse de yüzükoyun uzanmış kadının sırtına masaj yapmaya başladı. Rahime aşağılara inmesini istedi. Şengül her seferinde biraz aşağı iniyor, Rahime de sürekli “Daha aşağı.’’ diyordu. Neredeyse Rahime’nin kıçına ulaştı. Kabiliyetli elleriyle sıkmaya devam etti. Rahime inlemeye başladı. Hızlıca dönüp Şengül’ü kendine çekip yatırdı ve üstüne çıktı. Şengül karşı koymaya çalıştı. Rahime’nin çılgına dönmüş yüzünü kendinden uzak tutmak için var gücüyle direniyordu. Aralarında adeta bir arbede yaşanıyordu. Şengül çığlıklar atıp sesini duyurmaya çalışıyordu ama bu ıssız yerde onu duyabilecek Yakup’tan başka kimse yoktu ama o da dışarıdaydı. Derken bir gürültü oldu ve ardından iki el silah sesi yankılandı. Rahime asılan suratı ve donuk bakışlarıyla Şengül üstüne yığıldı. Şengül, üstünde hareketsiz yatan cesedin altından dehşetle sıyrılıp hala silahını uzatan Yakup’a koşarak sarıldı. Yüzünü göğsüne gömüp hıçkırıklara boğuldu.

Yakup’un ihbarıyla olay yerine gelen polisler Kıvanç’ın cesedini torbaya koyup dışarı çıkardılar. Yakup elleri kelepçelenerek araca bindirildi. Şengül yaşadıklarına hala inanamıyordu. İfadesi alınmak üzere o da diğer araçla karakola götürüldü. Serpil ise ambulansla hastaneye kaldırıldı.

Yakup ifadesinde;

“Olay günü Kıvanç eve geldi. Hanıma alışverişe gitmemi söylemiş. Bu durumdan şüphelendim. Her zaman alışverişi kendisi yapardı. Evden çıkıp bir süre dışarıda bekleyip ne olduğunu gözlemlemek istedim. Eve yaklaşınca çığlıklar duydum. Zaten bir süredir tuhaf davranışlar sergiliyordu. Evde sanki üçüncü bir kişi daha yaşıyor gibiydi. Serpil Hanım için çok üzgünüm. Çok iyi bir insandır. Kendisini göremediğimiz için meraklanıyorduk ama bir sorun olsa haberimiz olurdu diye düşünüyorduk. Meğer zavallı kadını eroine alıştırmış şerefsiz.’’ dedi.

Bu arada ilginç bir bilgiye daha ulaştılar. Kıvanç’ın gece kulübüne gittiği akşam hiç tanımadığı bir kıza içki ısmarladığı, erkek arkadaşının duruma tepki göstermesiyle kargaşa çıktığı ve görevliler karga tulumba dışarı attıktan sonra bir marketten içki alıp otele gittiği öğrenildi.