Hangisi daha kötü sizce, hayallerle yaşamak mı, onlar olmadan yaşamak mı? Ben kararımı verdim. Hayallere karşı savaş açtım. İnsan hayallerle yaşadığı sürece kendi hariç herkes olabilir. Herhangi biri, yani hiç kimse. Gecenin de insana yaptığı şey tam olarak budur işte. Hayaller gibi o da insanı tanınmaz hale getirir. Ancak en azından hayallerde sahte de olsa bir renk vardır. Bununla kendini teselli edebilir mi insan? 


Ben bir ejderha avcısıyım. Odasının tavanına bakan bir ejderha avcısı. Acımasızlığının yeryüzündeki en üst seviyelerinde olduğu zamanlarda, altı yedi insan boyutuna ulaşmış ağaçlarıyla uçsuz bucaksız ormanlardan geçerek ejderhalar diyarına ulaştım. Zamanında siyah pullu derisi, kırmızı kanatları olan ve etrafa fütursuzca dehşet saçarak çevresinde yaşayan her organizmaya acılı bir ölüm hediye etmiş onlarca ejderhanın kafasıyla evimde bir koleksiyon oluşturdum. İstediğiniz zaman gelip görebilirsiniz bunları.


Evet, bir kaşifim aynı zamanda. İçine girdiğiniz an her zerrenizde yanık ve sıtmaya neden olacak, yürüyerek onlarca yıl gitseniz dahi kat edemeyeceğiniz, yolunuzu, evrendeki tüm egzotik bitkilerin atalarını onlara temas etmeden keserek kendiniz açmanız gereken, aynı zamanda arada sırada sizi uzaklardan keserek daha önce görmediği bu yaratığın tadını merak eden vahşileri fark edip türlü tuzaklarla öldürmek zorunda olduğunuz keskin kokulu ormanların içinden geçtim. Bu yolculuğum vesilesiyle dışarıdan daha önce hiçbir insanın ayak basmadığı diyarları görme zevkine eriştim. Burada on beş yirmi kişilik, her çiftin iki çocuk yapması sonucu nüfuslarını sabit tutarak sınırlı kaynaklarını yok etmeme bilgeliğine erişmiş herhangi bir çiftin üçüncü çocukları olması durumunda bu bebeğin, henüz üç günlükken kabilesinin yüceliğinin korunmasında pay sahibi olmayı başarmış bir şekilde kutsal nehre bırakılarak yedi gün yolculuk ettikten sonra ormana karıştığına ve yedikleri meyveler sayesinde kardeşleri tarafından ileride tekrar hayata getirileceğine inanılan bir kabilede bir süre vakit geçirdim. Hiçbir otorite figürü yoktu burada, ne bir tanrıları ne de bir liderleri vardı. Tüm iş ve sorumlulukları beraber üstleniyorlardı. Nüfuslarını, belirli bir süreliğine de olsa bir kişi artırmış olan beni kabul ederek misafirperverliklerini de gösterdiler. Üstelik biliyor musunuz, her bir üye doğduğunda hayatı boyunca sadece onu giymek zorunda olduğu, kişiye özel olarak yapılan bir kıyafetten, yetişkinlikte uzunca süre giyecekleri için babalarının veya annelerinin boyutlarına göre yapılan bu kıyafetler çocuklara büyük geldiği için oldukça gülünç bir görüntüleri oluyordu, bana da yaparak beni yolcu ederken hediye ettiler. Dolabımda asılıdır hala bu kıyafet, bakmak isterseniz gösterebilirim.


Bir deli doktoruyum da tüm bunların yanında. Yeryüzündeki en azılı kaçkınların dünyanın en ıssız noktasına, bir adaya, toplandığı bu yerde benim başlarında olduğum araştırmacı ve güvenlik personellerinden oluşan yüz üç kişilik bir ekip bulunmakta. Her biri en azından birkaç kişiyi öldürmüş, geçmişlerinin en derinine bile uzandığınızda şu hayata dair tek bir iyi his veya anlarını bulamayacağınız, kendilerininki dışında bir gözle hayata bakamamış, bu ıstırap, acı ve dehşet dolu hayatlarının emaresi yüzlerinden okunabilen, etrafa kasvetli mi kasvetli bir enerji yayarak beş metre yakınına bile yaklaştığınızda sizi derinden ürperten elli kaçkın burada; bu adada bizimle konaklamakta. Her biri ayrı ayrı hücrelerde tutulan bu manyakların arasında dolaşırken yaşam sırasında ölüm deneyimini ucundan da olsa tadabilirsiniz. Özellikle de içlerinde biri vardı ki tek bir anlık bakışmanızda, gözlerinde dünyanın tüm iğrençliklerini görebilirdiniz. Adeta dünyanın temiz kalabilmesi için yeryüzünün tüm pislikleri Tanrı tarafından bu adamın gözlerine süpürülmüştü. Hayatının berbat geçen ilk 13 yılının sonlarına doğru, kendilerini 7 sene önce terk etmiş olan babasını bulup öldürmüş. Hayata dair çok ilginç fikirlerinin yanı sıra, insanla ilgili de oldukça kan donduran fantezileri vardı bu adamın. İnsan parçalarıyla daha doğrusu. Babasının kemiklerini oyarak yaptığı bir yüzüğü vardı. Yıllar boyu diyalog kurabildiği tek kişi ben olduğum için, 15 yıllık “tedavi”nin ardından bu adadaki hastalara tanınan ötanazi hakkını kullanmaya karar verince, gitmeden bana bu yüzüğü hediye etmişti. Parmağıma büyük geldiği için takamıyor olsam da odamda hala durur bu yüzük. Yolunuz düşerse evime gösteririm.  


Aslına bakarsanız gecenin ortasındaki bir miskinim sadece. Herhangi biri. Koleksiyonumu da kıyafetimi de yüzüğümü de ateşe atıp gitmek istiyorum sadece. Ancak gitmek istediğiniz yeri görmek gecenin ortasında epey zorlayıcı oluyor. 


Hayallerin rengi gecenin ortasında epey gerçekçi gözüküyor olabilir ancak gerçek renkler ne kadar soluk olsalar da sadece onlara dokunabiliyor olmak bile hayallerin canlı ama sahte renklerinin yanında bir hazine gibi kalıyor.


Eğer aydınlıkta doğmadıysanız ışığı ilk görenlerden olmak için karanlıkta epeyce beklemeniz gerekiyor. Ancak biliyor musunuz, karanlıkta uzunca süre vakit geçirdikten sonra insanın geceye karşı bir samimiyeti oluşuyor ve o saatten sonra ışık sanki bir düşman, değişimin o düzen bozan habercisiymiş gibi geliyor insana. Dostlarım, geceden istediğinizi alamıyorsanız en yakın, hatta tek yakın dostunuz olsa bile yüzüne tükürün onun. Geceyle dost olmak kadar konforlu ne var şu hayatta.


Eğer ömrünüzde bir kere bile gecenin sonuna kalmayı başardıysanız orada pek kayda değer bir şey olmadığını görmüşsünüzdür. Saatlerdir devam eden karanlıktan başka hiçbir şey. Ve oraya, yani gecenin sonuna ulaştığınızda tek bir adım atacak gücünüz daha kalmıyor. Ancak bir şekilde o adımı atmayı başarabilirseniz yeni güne ilk başlayanlardan olma şansına erişirsiniz. Işıktan ziyade karanlığın hemen ardından gelen ve ışığa kendini bırakmadan önceki günün o en güzel birkaç dakikasını, o kusursuz renk cümbüşünü görmek için karanlıktan çıkası geliyor insanın. Saatlerce karanlıkta kalmanın tek karşılığı bu olsa gerek.