“Tamam, tüm sokaklarımız denize çıkacak diye bir şey yok ama bari evimizin camından denizi görseydik keşke. Hep mi çıkmaz sokak?” 4 sene önce Hale'ye tam da böyle söylemişti. Uzaktan denizi gören evinin balkonunda otururken birden aklına geldi Nihal'in.

           

Yeni yirmi olmuştu Nihal, Hale de yirmi dörttü galiba o zaman. Hava buz gibiydi, kendileriyle zorları olduğundan mı bilinmez, saatlerce o soğukta öylece oturmuştu ikisi. İnsanların geçip gidişine, saate aldırmadan sadece durmuşlardı. Ne konuştuklarını hatırlıyordu Nihal ama ne konuşamadıklarını hiç unutmamıştı. Gitmek istediğini söylemişti Hale. Niye diye sormamıştı hiç. İkisi de birbirlerine pek soru sormazlardı, anlatılanla yetinir, boşlukları hislerince doldururlardı. Sormak, didiklemek onların kitabında yoktu çünkü ikisi de biliyordu, anlıyordu.


“Nihal, sen de gelir misin benimle?” diye sormuştu Hale. Bu da unutamadıklarındandı. “Hayır.” demişti Nihal oysa içinden, “Keşke bana gel dese.” diye geçiriyordu. Ne kadar kolay çıkmıştı ağzından “Hayır.” Hale omuz silkti, Nihal'in onunla gelmeyeceğini zaten biliyordu. Nihal kalmaların beklemelerin insanıydı, kendini bulunduğu yere çivileyecek bir yığın şeyi vardı. Hale kalamıyordu, kalmayı bilmiyordu.


Haleler buraya taşındıklarında Nihal sekiz, Hale de on iki yaşındaydı. Şimdi yerinde yeller esen boş arazide çocuklarla oyun oynuyordu Nihal. Az ileride kendi başına duran kızı ilk defa görmüştü. Bazen buraya akrabalarını ziyarete geliyordu aileler ama daha çok yazları oluyordu bu. Aralık sonunda bırak başka şehirden birilerini ilçedekiler bile buraya uğramazdı. “Baharda ağaçlar çiçek açınca çok güzel olur buralar. Hele yazın kocaman meyveler olur üstünde. Beraber yeriz.” demişti Hale'ye yanına gidip. Hale kendinden küçük birinin yanına gelip yazın da burada olacağını söylemesini beklemiyordu. “Nereden biliyorsun yazın da burada olacağımı?” diye sormuştu ters ters. Bu mevsimde gelen birinin misafir olamayacağını idrak edecek yaşa gelmişti Nihal. “Soğuklarda kimse gelmez buraya.” demişti sadece. Uzaktaki ağaçları işaret edip “Sen en çok hangisini seversin? Ben şeftaliyi.” demişti. Böyle tanışmışlardı Hale ve Nihal, ağaçları konuşarak.


Nihal çok sonraları annesinden öğrenecekti Halelerin neden vakitsiz geldiğini. Babası vefat edince Hale annesiyle buraya gelmek zorunda kalmıştı, anneannesiyle yaşayacaklardı artık. Nihal hiç sormadı neden geldiklerini Hale de hiç anlatmadı. Gelmelerini buradan gidişine kadar bir yük olarak taşıyacaktı Hale, daha fazla kalırsa kambur kalacaktı, gitmek zorundaydı artık.


Hale montunun cebinden sigara paketini çıkardı. İçinde iki dal sigarayla mavi bir çakmak vardı. Kim bilir kime uyup okulu ekmişler, ta benzinliğe kadar gidip ilk kez sigarayı denediklerinde almışlardı bu çakmağı. “Sende kalsın bunlar, artık sigara da içmeyeceğim.” demişti. Sigarayı verdiğinde Hale'nin gerçekten gideceğini anlamıştı Nihal. Bir şeyleri öylece bırakamazdı Hale, bırakacaksa mutlaka yanında başka bir şeyden daha vazgeçerdi. Bir şeyden vazgeçmek ona hep zor gelirdi, iki şeyden aynı anda vazgeçmek işimi kolaylaştırıyor, derdi. Üzüntüsünü ikiye bölüyordu, göğsü tek bir şey için yarılacak gibi olmuyordu. Ama böyle yaparak Nihal'in göğsünü daha fazla yardığının farkında değildi. Bu çakmağı vermek demek yanımda anılarımızı bile götürmeyeceğim demekti biraz da.


Uzaklar hep Hale'nin dilindeydi, ha şimdi ha yarın diye diye yirmi dördü devirmişti işte. Nihal “Şeftalileri bekle, öyle gidersin.” derdi önceleri. Ama şimdi gerçekten gidecekti. Giderken sigarasını da bırakacaktı. Sigarasını özlerdi de buraları özlemezdi daha. O zaman sormuştu Nihal “Hep mi çıkmaz sokak?” diye. Hale kalkıp yürümeye başlamıştı, birkaç adım attıktan sonra “Allah'a ısmarladık.” deyip gitmişti. Nihal hiçbir şey dememişti, artık şeftalileri tek başına yiyecekti. Hale’yi son görüşü böyle olmuştu Nihal’in.

           

Nihal ani bir hareketle içeri geçti. Kitaplığın en alt rafındaki küçük kutuyu eline aldı. Kapağı kaldırınca hazine bulmuş gibi sevindi. Sigara paketi ilk günkü gibi duruyordu. Sakladığını duysa ne gülerdi Hale. Sahi, niye saklamıştı? Unutmaktan korkmuştu. Kendisi de unutursa kim beklerdi ağaçları?

           

Hale ona paketi verirken içinde bir yerlerde bir ışık sönmüştü Nihal'in, zifiri karanlığın içinde bir başına kalmıştı. Bazı karanlıkları aydınlatmaya hiçbir ışığın gücü yetmiyordu. Onun gitmesine kızmıyordu, kırılmışsa da kızmıyordu, kızamazdı elbet bir gün gidecekti zaten nereye kadar bekleyecekti şeftalileri. İçten içe kendi kalışına sitem ediyordu Nihal. Kendisinin de kalmaktan fazlasını yapamayacağını biliyordu. Gitmeyi değil gidebilmeyi çok isterken bu kadar rahat hayır demekti onun zoruna giden. Şeftalileri bekleyince ne oluyordu hem tatları çocukluktaki kadar güzel de değildi.

           

Neyse ne, dedi kutuyu kapatırken. Geçmişte kalmış çocukluklar işte. Balkona geri döndü.


Gider gitmez aramasını beklememişti, beklemişti de aramayacağını biliyordu. İyiyim, bak bu sefer gerçekten gittim, diyebilmek için daha zamanı vardı. Sahi ne zaman aramıştı? Şeftaliler olunca mı? Ağaçların orada oturuyordu Nihal, Esma teyze gelip haber vermişti Hale seni arıyor diye. Koşarak eve gitmişti. İyiydi, çalışmaya başlamıştı, kendine yetiyordu. Gitmek iyi gelmişti ona, sesi daha mutlu geliyordu. “Şeftaliler oldu mu?” diye sormuştu Hale telefonu kapatırken. “Evet, çok güzeller bu sene.” demişti Nihal de. Yalan söylemişti, şeftalileri duyunca gelmek ister diye umduğundan ballandıra ballandıra anlatmıştı. Oysa artık tatları güzel gelmiyordu. Çocukluklarının, ilk gençliklerinin tadı silinmişti. Hale giderken Nihal'in tat alma duyusunu da yanında götürmüştü sanki.


Eline telefonunu aldı Nihal. Rehberde Hale'yi buldu, acaba hâlâ aynı numarayı mı kullanıyordu? En son bu numaradan ulaşmaya çalışmıştı Hale’ye, “Artık ben de beklemiyorum şeftalileri.” diyecekti. Hale meşgule atmıştı, ulaşamamıştı. Ben de gitmeyi biliyorum Hale, bunu sana hiç söylemedim ama ben de gitmeyi biliyorum. Saat de geç olmuştu. Mesaj atabilirdi ama mesajlaşmak onlara göre bir şey olmamıştı hiç, fazla soğuk fazla hissizdi. Anlık bir cesaretle aradı Nihal. Üç kere çalsın kapatırım, dedi kendi kendine. Uzun uzun çaldı üç kere, üç sene gibi geldi. Nihal tam kapatıyordu ki telefon açıldı. “Alo? Kimsiniz?” Numarasını bile silmişti demek. “Ben Hale'yi aramıştım ama...” dedi Nihal, devamını getiremedi cümlenin ne demeye aradığını kendi de bilmiyordu çünkü. “Hale şu an çok müsait değil, siz ne için aramıştınız? Ben ileteyim kendisine.” “Ben daha sonra tekrar ararım, kusura bakmayın. İyi akşamlar.” deyip karşı tarafın cevap vermesini beklemeden kapattı telefonu Nihal.

           

Şeftalilerin gölgesinde olsaydım keşke, diye içinden geçirdi. Buraya geldiğinden beri kendini savrulan bir yaprak gibi hissediyordu, evinden gitti gideli köksüz kalmıştı. Oranın temiz havası, göğü, kuşları, otları ama en çok da ağaçları kök oluyordu ona. Tüm gidenlere rağmen yalnız hissetmiyordu. Kendi yetimliğini, öksüzlüğünü, bir başınalığını ağaçlarla örtmüştü de dört ay önce buraya gelerek onları öksüz bırakmamış mıydı?


Telefonu çalmaya başladı. Hale’ydi arayan. Tabii Hale Nihal’i değil bir yabancıyı arıyordu. “İyi akşamlar, az önce beni aramışsınız yetişemedim de. Buyurun?” Göğsü yarılacak gibi oldu Hale’yi son gördüğü günkü gibi. “Hale, ben Nihal… Bu saatte aradım ama…” Nihal’in adını duyduğunda gözleri parladı Hale’nin. Nihal’se Hale’nin kendisini tamamen unuttuğunu düşünüyordu. “Nihal! Günlerdir seni düşünüyorum biliyor musun? Son görüşmemiz hep aklımda. Dur, nasıl demiştin o gün? ‘Tüm sokaklarımızın denize çıkmasına gerek yok ama evimiz denizi görseydi. Hep mi çıkmaz sokak?’ Böyle miydi, doğru mu hatırlıyorum? Nasılsın, iyi misin? Ne kadar oldu görüşmeyeli?”


Nihal böyle karşılanmayı hiç beklemediğinden afallamıştı. Kafasında kurduğu hiçbir senaryoda bu yaşanmıyordu. Biri nefesini kesiyordu da şimdi çekmişti ellerini, Nihal derin bir nefes alıyordu saatler sonra. Ferahlamıştı. Demek o da hatırlıyordu hâlâ o konuşmayı. Demek iki çocuğun şen kahkahasını, iki genç kızın hüzünlü bakışlarını, anılarını yanında götürmüştü Hale, geride bırakmamıştı hiçbir şeyi Nihal’in sandığının aksine.


“İyiyim, iyiyim. Sen nasılsın?”

“Nihal benim kızım oldu! Kızım olacağını öğrendiğimden beri hep sana söylemek istedim ama ulaşamadım, numaranı bulamadım. Bugün tam bir ay oldu. Hissetmiş gibi sen aradın, şu işe bak!”


Nihal ne diyeceğini bilemedi. Bu haberi alana kadar hâlâ iki küçük çocuklardı da şimdi birden büyüyüvermişlerdi. Yıllar önce Hale giderken sönen ışığın yeniden yanmaya başladığını hissetti, yüreğinde bir yer aydınlandı tekrar. “Hale, çok sevindim” dedi gözleri dolu dolu, “gerçekten çok sevindim, hayırlı olsun, Allah analı babalı büyütsün.”

“Sana teyze olduğunu haber verdim ya Nihal, artık huzurlu bir uyku uyuyabilirim.” dedi Hale, sonra gülerek ekledi. “Tabii ufaklık izin verirse.”


Uzun uzun konuştular. Sanki daha dün görüşmüşlerdi hiç kopmamışlardı. Kimse gitmemişti kimse geride kalmamıştı.


“Nihal, ben o gün niye gittiğimi sana hiç söylemedim.” dedi Hale, “Biz annemle ilk geldiğimizde mecburen geldik. Bir gün geri dönecektik evimize, babama. Annem söz vermişti. Sonra annem kalmak istedi, gidemeyeceğimizi söyledi ama ben zaten gitmek için gelmiştim çünkü orayı evim belleyememiştim. Benim bir evim zaten vardı. Sonra sen geldin, bana ağaçları anlattın. Bana orayı da ev yapabileceğimi gösterdin belki bilerek belki bilmeyerek. Ama ben gitmezsem geride bıraktıklarıma ihanet ederim diye korkuyordum. Beni bekleyen bir evim var, bir babam var… sanıyordum… Yokmuş. Gittim ama oranın hiçbir zaman evim olmadığını öğrendim. Geri gelmeyi çok istedim, sigaraya yeniden başlamayı çok istedim, seninle şeftalilerin gölgesinde soluklanmayı çok istedim. Ama geri gelemezdim. Gelirsem, gelirsem beni ayıplarsın sandım. Ben hep gitmekten bahsediyordum ama becerememiştim işte. Sana hep iyiyim diye yalan söyledim benimle gurur duy istiyordum çünkü.


“Sonra bir akşam aklıma o gece söylediğin söz geldi. O zaman anladım. Yolumu çıkmaz sokağa çıkartan bendim hep, bile isteye sırtını denize dönen de. O gün anladım durmam gerektiğini. Kendime ev inşa etmem gerektiğini. Şeftalileri, seni hep özledim ama bu özlem beni diri tuttu. Bu özleme layık olmak için çabaladım. Çalışmaya başladım, iyi kötü bir dikiş tuttum. Sonra âşık oldum, evlendim. Şimdi de Ferah var… Ferah’la tamamlandığımı sanıyordum bu konuşmayı yapana kadar. Feraha kavuştuğumu düşündüğümden adını Ferah koydum hatta. Ama şimdi fark ediyorum da sana her şeyi anlatarak tüm eksiklerimi giderdim Nihal, şimdi tam anlamıyla feraha erdim.”


Ağlaştılar, hasret giderdiler. Şu iki saate yakın telefon konuşması dört yıla bedeldi. Tam kapatmaya yakın Nihal, “Hale.” dedi. “Şeftaliler olunca gider miyiz?”

“Gideriz.” diye cevap verdi Hale.