İskemleye çıktı. İpi sağlam bir şekilde bağladı. İskemleden indi. Olanca gücüyle ipe asıldı. Gayet sağlamdı. "Her şey hazır!" diye geçirdi aklından. Artık son bir işi kaldı. Paketteki üç sigarayı içecek, iskemleye bir tekme, sonrası özgürlük... Salona geçip kanepeye oturdu. İlk sigarasını yaktı. Limonlu bir soda açtı yanına. Hayatta en çok haz aldığı şeyi hayatının son sahnesinde yine tekrarlıyordu. Film bitiyordu işte. Finale gelmişti fakat bu kez izleyen tarafta değil, oynayan tarafta yer alıyordu.


Geçmişi düşünmeye başladı. Çocukluğunu düşündü. O yıllarını aptallıklarla geçirmişti. Anı dahi biriktirememiş, bu yüzden aklında pek az şey kalmıştı. Hatırladığı bir anısı vardı elbette ama hatırlaması bile kulaklarının kızarmasına yetti. İlkokulda yaşanmıştı bu olay. Bir halk oyunu gösterisinde erkeklerin, kızların elini tutmaları gerekmiş, o da diğer herkes gibi bir kızın elini tutmuştu. Ama nasıl olduysa olmuş, aralarında bir ilişki olduğuna dair aptalca bir dedikodu okula yayılmıştı. Okul bitinceye kadar o kızı her gördüğünde utanmıştı. Şimdi adını sanını hatta yüzünü bile hatırlamıyordu. Sadece o utanç duygusunu hatırlıyordu.


Lise hayatına kadar olan zaman böyle aptalca ve utanç dolu anılardan ibaretti. Lise hayatı ise bambaşkaydı. Ona bir kimlik kazandırmıştı. Bir şeylere inanıyordu o yıllarda. Ve inandığı şeyleri her yerde haykırmak gereği duyuyordu. Bu aslında silik, sünepe, sessiz ruhunun "Ben varım, yaşıyorum, inanıyorum ve taraf tutuyorum!" çığlıklarıydı. İnandığı değerleri sonuna kadar savunuyor, inkar ettiği diğer her şeyi ise yerden yere vurmaya, o fikirleri çürütmeye çalışıyordu. Saygı sadece kendi inandığı değer ve fikirlere gösterilmeliydi. Diğerleri zaten saçma oldukları için saygıyı hak etmiyorlardı. Aslında kendisi sabit bir fikrin kafesine hapsolmuştu ama içerden hürriyet sloganları atıyordu. O zamanlar "İnanıyorum, o halde varım!" diyordu. Ta ki okumaya başlayana kadar. Daha önceden de okuyordu tabi ama okudukları dişe dokunur şeyler değildi. Gereksiz polisiyeler, aptal gelişimciler, zevksiz tarihçiler, sığ romanlar...


Yolu bir zaman Cemil Meriç, Shakespeare, Dostoyevski gibi yazarlarla kesişti. Bir daha da onlardan ayrılamadı. Onlardan yeni bir şey öğrenmişti: Sorgulamayı. Hayatı boyunca hiç yapmadığı bir şeydi bu. Sorgulamaya başladı. Fikirlerini, inançlarını, kendini, ailesini, toplumu, hayatı, ölümü... Ve kaybetti bütün her şeyi. Önce inançlarını ve fikirlerini sonra kendini. Film bitti o gün. Orada öldü. Oraya gömüldü. Şimdi işin fiziksel boyutu kaldı geriye.


İkinci sigarasını yaktı. Gözleri nemlenmişti. Etrafını göremiyordu. Bir mendil aldı eline.


İkili ilişkilerinde de hiçbir zaman başarılı olamamıştı. İnandığı değerlerin etkisi vardır belki ama sevilmek istemişti bir zamanlar. Sevmeyi pekâlâ beceriyordu ama sevilmek için ne yapılır bilmiyordu. Öğrendiği zaman ise artık sevmekten vazgeçmişti. Belki de en büyük pişmanlığı birine sarılamamaktı. Sadece sarılmak isterdi. Sarılmanın o hazzını doyasıya yaşamak. Ama kısmet değilmiş, hiç sarılamadı birine.


Sodasından bir yudum daha aldı. Üçüncü sigarasını da yaktı.


Son yılları çelişkiler içinde geçmişti. Varlık ve yokluk arasında, inanmak ve inkar etmek arasında, yaşamak ve ölmek arasında. Ruhu -eğer varsa- bundan çok yorulmuştu. Bir de sorumluluklardan tabii. Nefret ediyordu bir sorumluluk almaktan. Aldığı sorumlulukları hakkıyla yerine getiremiyordu asla. Mutlaka bir aksilik yaşıyordu her seferinde. Aile kurmaktan bu yüzden korkuyordu. Aile zaten belli başlı bir sorumluluk demekti.


Hiçbir sorumluluk ve zorunluluk olmadan yaşamak istedi. Köle olmadan, hür bir şekilde. Ama yaşamak kölelikti maalesef. Sigarasını söndürdü. Ağır adımlarla odaya geçti. İskemleye yaklaştı. Korkuyordu. İlk adımını attı. Korkacak bir şey yoktu. İkinci adımını da attı. Heyecandan kalbi fırlayacaktı sanki. İlmeği boynuna geçirdi. Elleri titriyordu. Pencereden dışarı doğru baktı. Hava kapalıydı. "Ölmek için mükemmel bir hava." dedi. Sesi de titriyordu. Sonra derin bir nefes aldı. Ayağını hafifçe ileriye attı. İskemle yerde yuvarlandı.