İnsan kaybettiklerini ne de çabuk sineye çekiyormuş değil mi? Sanki hiç kayıp yaşamamış gibi hayatına devam edebiliyor. Oysa giden gidiyor, kalansa susmakla yükümlü bu cehennemde.


Ne de çabuk susturuyor kalbini, aklını? Kilit vuruyor bir daha açılmamak üzere. Konuşanları susturuyor, saklanıyor bir kez daha engin denizlere...


Yok ediyor kendini belki de... Hayatın vurduğu her darbeyle yeniden ayağa kalkıyor, bu sefer diğerinden de güçlü. Anlıyor bir kez daha yitik bir kalpte birden çok sevgiliyi tutamadığını...


Yaşadığı her kayıp onu sonsuzluğa itiyor adım adım. Sonsuz olana belki de. Yarattığı kula değil de yaratana olan inancı tazeleniyor. Ve sarıp sarmalıyor sanki yaralarını, attığın her adımda. Dayanma, direnme gücü geliyor. Daha çok savaşıyor belki de yaşamak için.


Özlüyor tabi... Özlemlerini bir perdeyle kapatamıyor. Susuyor ve sessizliğe konuşuyor gecelerce. Hepimiz yolcuyuz elbet hayatta. Durağa kim önce varırsa iniyor. Seyahat halindekilere kalıyor hayatı taşımak. Bir yük gibi geliyor omuzlarına ağrısı. Yanmak yetmiyor, kül olmak gerekiyor akıp giden sonsuzlukta. En sevgiliye ulaşmak için önce kul olmak gerekiyor ki kül olabilesin. Ham iken kimse ulaşıp da dokunmuyor. Sevmek gerekiyor. Ama öyle bir hâl ki bu tam bir teslimiyet mevzubahis oluyor. Yaratılana değil de yaratana ulaşmak, onun sevgisine mazhar olmak, onun sevgisiyle hemhâl, insanı bir nebze olsun şükrettiriyor. Her şeyin onda başlayıp yine ona döneceğini bilmek, görmek üzüntüsünü hafifletiyor sanki.


Rabb'in hem dert veriyor hem de dertte yardımını esirgemiyor oluşu insanı şaşkınlığa sürüklüyor. Dert veriyor, bu deli gönlümüz akıllansın; dertte yardım ediyor çünkü merhametli oluşu bunu gösteriyor.


Sakinlik arıyor önce. Gül olabilmesi, onun gibi kokabilmesi için kül olması gerekiyor yani. Sabrediyor ondan gelene razı olup. Susuyor, özlüyor ama ondan geldi maalesef çare yok.


Öyle bir özlemek ki bu... Tüm pişmanlıklarını koyup bir çuvala yüklenip gitmek bu diyardan, o da olmuyor. Kalbi ağrıyor en çok insanın. Her "özledim" dediğinde kalbini sanki yerinden çıkacakmış gibi hissetmeye karşı koyamıyor.


Benliğini çözmeye işte onunla başlıyor insan. Hayatı anlamaya çalışıyor. Düşünüyor ve dönüp dolaşıp yine aynı noktaya yaklaşıyor. Kalıyor bir süre...


Ne kadar yok olduğunu anlıyor kendisinin ve kendiyle düşünceleri arasında savaş halinde buluyor insan kendini. Defalarca yok olup yeniden doğmak gibi...


Hiç olmaz dedikleri bir gün karşısına dikiliyor insanın. Saçma dedikleri şeylerle yüzleşiyor bir gün. Akla, mantığa dahi uymayan şeyleri yapıyor, belki de acısına zehir karıştırıyor keşkeler yolunda...


Yorgun hali, savaştan yeni çıkmış gazi gibi çehresi, suskun gözleri yaşamaktan solmuş gibi... Yaşamaktan solmak derken üstüne gelenlerin getirisi herhalde... Tam bir Anka kuşu hikayesi... Yanıp yanıp yeniden doğmak, doğan güneşle beraber ayaklarını toprağa basmak belki de...


Hasretini çektiğin şeyler ulaşılmaz olunca hayata daha bir acımasız yaklaşıyorsun. İsyan etmek değil de, yaşanılanların getirdiği bir varoluş, yok oluş hikayesi, anlıyorsun.


Savaşmaktan vazgeçip kendi payına düşenle vedalaşıyorsun...