hüzünlü bir kavak ağacı gibi uzun boyluydu

rüzgarı tersine alıp

mücevher dolu bir kutu gibi

saygıyla tutuyordu makinesini

ellerinde


avuçları çizgili, ayakkabıları temizdi

pek ihtiyatla giyerdi

belki ölmüş karısının

yahut onu terk etmiş kızının

aldığı gömleği

geçmiş bayramların yitik bir arifesinde...


bir anıtın önünde

saygıyla durur gibi

dik dururdu bedeni

uzun bacaklarının üzerinde

ve bir sergide

izleyeni umursamayan bir portre gibi

ileriye bakardı yüzü

bazen de bir tanrı gibi

yere.


soylu ve abartısız, fakir ama mağrur bir ev gibiydi bedeni

bahçesi geçtiği yollardı, komşuları karanlıklar

ve vurduğunda ışıklar

gözlüğünün camlarına

sirkin parlak sahnesine çıkmış

tecrübeli bir cambaz gibi

dikkatlice hissederdi

üzerinde duracağı ipleri


kim ne isteyebilirdi ondan?

asırlık bir tapınağa ne sorabilirdiniz?

hangi sözcükleri seçerdiniz yahut hangi dili?

belki sadece bakışlar ve mimikler

ve birkaç nazik sözle rica edebilenler

onun evrenine girebilirdi.


işte böylece öyküsünü bilmediğim bir kitap gibi

geçti gözümün önünden birkaç defa

upuzun boyundan barış akan

ve sırra kadem basmış olan adımlarla...