Hafif bir sonbahar rüzgârı... Saat akşam dokuz sıraları işten yeni gelen Umut, oturduğu apartmana giriş yapıp dairesine doğru ilerliyordu. Dar merdivenleri çıktıktan sonra en sonunda evine varmıştı. Umut her zamanki gibi yorgun ve uykusuzdu. Aç olduğunu hissediyordu ama yorgun olduğu için yemek yeme isteği yoktu, buna rağmen kendince bir şeyler hazırlayıp yemeye çalıştı. Galiba yalnızlığın en acı verici yanı da buydu çünkü onu kendinden başka düşünen kimse yoktu. Aslında o da bunun farkındaydı ama bazı günlerde yalnızlığı daha derinden hissediyordu, bu akşam da yalnızlığını derinden hissettiği günlerden biriydi.


Umut, salona geçip gramofondan bir müzik açtı ve bu müziğin eşliğinde kitap okumaya başladı. Kendini yalnız hissettiği anlarda yapmayı en çok sevdiği şeylerden biriydi müzik dinleyip kitap okumak. Çünkü kısa bir süre de olsa onu bu hayatın yalnızlığından ve sıradanlığından kurtarıyordu. Onu bu hayattan alıp başka hayatlara götürüyordu. Kitap okurken zamanın çabuk geçtiğine inanırdı ama gerçekten de öyleydi; neredeyse saat gece yarısı on ikiye geliyordu, gözleri de kapanmak üzereydi ve o da bunun farkındaydı. Oturduğu yerden yavaş yavaş kalktı, ilk önce kitabı bıraktı, sonra da müziği kapattı ve odasına gitti. Yatağa yattığı çoğu zaman bu dünyanın kendisi için yaşanılabilecek bir yer olmadığını düşünür, kendisinin bu dünyaya ait olmadığını hissederdi. Bunu değiştirmek için bir şey yapmadığını da biliyordu. Böyle düşündüğü geceler çabuk uyurdu çünkü daha fazla düşünüp kendisini üzmek istemezdi.



(Sinema okuyan arkadaşım için tretman yazdım. Hakim olduğum bir konu değil, eleştirilerinize açığım.)