'Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim. Ancak anlamsızlık ve acı sonsuz bir gelişigüzelliğe vardığı günlerde derin derin, uzun uzun çok yorucu uykuları uyudum. Yorgun, isteksiz ve umutsuz uyanıncaya dek.'' diyor Tezer Özlü. Kendimi bu cümlelere ve bu cümlelerin yazılış şekline çok yakın buluyor olmaktan ve böylesi bir iç dünyaya sahip oluşumdan ötürü sevinmeli mi yoksa üzülmeli miyim, bilmiyorum. İnsan, uykuyu bekler mi hiç diyorum kendime. İnsan, uykunun ölüme çok yakın sessizliğini ve göz açıp kapatıncaya kadar biten dinginliğini, kaybolup gidebilmek için yaşamın kendisinden, oturup bir köşede bekler mi?

Geceleyin uykusu, öğle uykularından daha zahmetli. Çünkü akşam kendini göstermeye başladığında, lavaboda birikip çaresizce yıkanmayı bekleyen tabaklar ve tencerelerin üstüne yapışmış yemek artıkları bile olduğu gibi değil, ruhuma yapışmış bir acının artıkları kadar inatçı ve çirkin bir leke gibi gözüküyor. Çocukken yalnız başıma uyumayı severdim fakat yaş aldıkça tek başıma uyuduğum kabusların ve uyuduğum kabusların ıslattığı tenimin, bir şoku geçirip gidiyor olmanın korkusuyla beni terleten sabahlarının yorgunluğunu, bir başkasının güzel düşlerini paylaşarak uyumaya değişmek, korkmuş ve paniklemiş bir vücudun terlettiği yorganlarımı ve yastıklarımı bir daha asla benimle birlikte rüyalarıma uzanamayacakları bir çukura gömmek isterdim.

''Çocukluğumda algıladığım ilk resimlerden beri, çocukluğun soğuk gecelerinden beri...''

İlk çocukluk hatıralarının, Tezer Özlü tarafından duyumsaması yani çocukluğun soğuk geceleri, benim çocukluğumun, onun çocukluğunun, kat kat battaniyelerin bile örtüp ısıtamadığı kışı belki çocukluğun soğuk rüzgarları, çocukluğun ben tarafından buzulları.

Yaşamın ilk adımlarında örtük buzul çağı.

Çocukken inandığın Allah'ın bile

Bir değil bin duayla ısıtamadığı

Soğuk cehennemin

Bir çocuk senin

Belki bir de Tezer'in

İlk çocukluk hatıralarının acısı gövdende dallanıp budaklanırsa eğer, çocukluğun diriyse kadın yüzünde, yalnızca yaşamakla geçmiyor yaşam

Yaşam yaşamayı arıyor ölü gövdende

Yaşam bir barınak, bir sığınaktır dileniyor

Hep geçtiğin kalabalık bir caddede

Çingene bir çocuğun selpak tutuşturduğu kara ellerinde


Tezer Özlü okumak istemiyorum, kitap yüzü açmak istemiyorum, sanat hepimiz için bize birbirimizi en yalın halimizle gösteren karanlık bir ayna, aynadaki yaratıktan kurtulmak istiyorum.


Günün sonunda derin ve güzel uykuları uyuyabilmek için yaptığım her ne varsa, pişmanım. Soğuk gecelerimi insanların vücutlarında ısıtabileceğime inandığım için, birden çok insanı aynı anda istemekten ve aslında gerçek şu ki, kimsenin bana yeterli gelmiyor oluşundan, rüyalarımda ve gece yarılarında koynuna girdiğim ve giremediğim herkesten uzaklara, pişmanlıklarımın aklımı kemirmediği sıcak ve huzurlu bir yuvada uyanmak, uyuduğum bir önceki gecelerin hepsini yeryüzünden silmek istiyorum.

Keşke birden aklımı kaybetsem de aklımı kaybedip kaybetmediğim sorgusunu geceme gündüzüme katmaktan kurtulsam. Keşke gerçekten delirsem de, yavaş yavaş delirdiğimi fark etmesem.


İnan, canım gövdemde durmadan acıyor. Gövdemden acıdığım günler elime tutuşturulan reçetede bir sürü farklı şey yazıyor. Doktorum da bir haber benden, dürtü kontrol problemimin ne denli kuvvetli ve durdurulamaz olduğunun farkında değil. Doktorum bile duymuyor beni, doktorum bile bana benden öte kör kalıyor. Doktorum bile doktorluktan meşgul, babam baba olmakla ve para kazanmakla, annem evde yılların bitmeyen uykusunu her gün yeniden uyumakla...


Yalnızlık, elini sıktığım her yeni yüzle birlikte içimde genişliyor. Yalnızlığım, kendime yabancılaşmamdandır, dünyanın ve sabahların ve küçük odamın tüm neşesini, doymak bilmeyen bir parazite yem ediyor.


Olamamak çok acıtıyor beni.

Kendi kendime, gık demeden böylesi büyük bir yalnızlık ve yetişemediğim duygularımın acısını yaşıyorken dahi, kimseyi bile isteye kırmadım, kimseye canını acıtmak için yaklaşmadım.

Oysa böyle elle tutulamayan, gözle görülemeyen bir acının göğsünü yakıp kavurmadığı insanlar, adamlar ve kadınlar

Bile isteye

Yapıyorlar

Usta bir cerrah gibi

İlk dokundukları yerde vücuduma

Buluyorlar

Kanımın ve yaramın ve dikişlerimin rengini


''Tek günah insanın kendi yaptığını kavrayamamasıdır.'' (Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk)


Aklımı kaybetmiş olsaydım eğer, kendime karşı işlediğim tüm bu yaşamak günahlarıma devam eder ve çekilecek cezayı bir başkasının omuzlarına kolaylıkla atabilirdim. Yaptığım ve yapacağım her şeyi ilahi takdir sayabilirdim mesela, yaptığım ve yapacağım her şeyin nedenini çocukluğumu yeterince yaşamamış olmama bağlayabilir, tüm suçu beni yalnızca var eden ve var etmekle bırakan aileme yükleyebilirdim. Fakat yaptığım ve yapıyor olacağım her şeyin içindeki şeytan, benim.


Ve

Bağırmak, atlamak, düşmek, yuvarlanmak istiyorum küçük odamdan


Birhan Keskin gibi

Kim bağışlayacak beni


Doktorum obsesif olduğumu söylemişti, takıntılı Efsun, haklıydı. Dönem dönem halıdaki küçük bir lekeye, yatağımın altından çıkan küçük bir toz parçasına katlanamayıp yapmam gereken tüm işleri bırakıp, evimi köşe bucak temizleyerek rahatladığım zamanlar yaşadım. Sanki evim pis olursa aklım da pislenecekti, evim pis olursa yetersiz olacaktım, bir gün olsun bulaşıkları yıkamadan uyuyamıyordum, sabah kalktığımda iki üç tane tabağın lavaboda bıraktığım gibi duruyor olması ihtimali beni endişelendiriyor ve uyandığım sabahların çok kötü olacağını düşünmeme, her şeyin ters gideceğini sanmama yetiyordu. Saçlarım her gün yıkanacak, ayakkabılarım asla kapının önünde durmayacak, giydiğim her kıyafeti eve gelir gelmez çamaşır makinesine atacaktım, uzun bir süre böyle yaşadım.

Şimdiyse ya verdikleri ilaçlardan ya da obsesyonuma bile izin vermeyen bir depresyonun ağırlığını yaşamaktan olsa gerek, silmek istesem de komodinimi silmiyor, halımdaki lekenin üstüne sinirlenerek basıp geçiyor, takıldığım ve takındığım tüm bu düşünceler ve hasta benliğimden kurtulmak için gözlerimi kapayarak evim de dahil olmak üzere her şeye, üç maymun taklidi yapmak için uğraşıyorum.

Obsesyonumun yalnızca temizlikle ilgili olan kısmından bahsetmekle yetinmek istiyorum, zaten bu satırları okuyan birisi için kafam yeterince karışık görünüyorken, birde insanlar ve başarılarım ve başaramadıklarımla ilgili tekrarlayan düşüncelerimden bahsetmek şuan için fazlasıyla yorucu ve ben yorulmak için değil sadece bir an olsun kendimi affedebilmek ve huzura yakın bir duygunun hafifliğini hissedebilmek için yazıyorum.


Canım gövdemden acıdığından beri

Çocukluğun ilk hatıralarından beri

Dört duvar içerisinde sıcacık bir ev dahi olsa

Duramıyorum


Ayaklarım evimden kaçmak istiyor, ayaklarım evimden kaçmak istedikçe dışarıda buluyorum kendimi, insanlar tek başıma dışarıda nasıl vakit geçirebildiğimi soruyor, bilmiyorlar, yatağı ve çatısı olan yerlerde çoğunlukla kendimi öldürmek istediğimi.


''...Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor, sınırlarını zorluyor. Ben de gidiyorum. Henüz uyum duyacağım hiçbir şeyle karşılaşmadım.'' (Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk)


Bazen yüreğimdeki durdurulamaz heyecana teslim olup gittiğim bazen de korka korka arkama bakmadan kaçtığım her yerde, bana hiç ait olmayacak bir birliktelik ve uyum duygusunun ve beni hiç çemberine dahil etmeyecek bir düzenin dişlerini; sırtımda, ensemde, sürekli bahsettiğim dev bir gölgenin kamçısı gibi ait olmayı arzuladığım her yerde, kapı eşiğine atılmış ve öylece bırakılmışım gibi tırnaklarımdan vücudumdaki tüm hücrelerin derinliğine kadar, dindiremeyeceğimi bildiğim bir yaranın yoğunluğunda genellikle yaşlı gözlerle, hissettim.


Hissetmenin ve hissettikçe etraftaki gelişigüzel bir nesneymişim gibi seyrettiğim, içimde ve dışarıda dönmekte olan dünyanın ağırlığını size tarif edebilseydim belki bugün biraz daha az ve biraz daha basit travmalarla geberirdim.



''Belli bir sarhoşluk içinde yeryüzüne dayanmak daha kolay.'' (Tezer Özlü-Yaşamın Ucuna Yolculuk)