Otobüs yolculuklarında neden midemiz bulanır? Çünkü bedenimiz hareket içerisinde değilse ancak sürekli hareket ediyormuşçasına yer değiştiriyorsak beynimiz bu ikilik karşısında dengeyi tutturamazmış. Mide de beynin kontrolünde olduğuna göre, sonuç olarak "bulantı” gibi bir durum çıkarmış ortaya. Bir yerde okumuştum. Yok hayır, dinledim. Hayır, hayır ben uydurdum. Bilemiyorum. Sanırım beynim şaşırdı. Midem de şaşırmak üzere.


... Teyzemlerdeyiz şimdi. Babam da geliyor her gün. Bir ihtiyacınız var mı diye soruyormuş teyzeme. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Annemle şakalaşarak, gülerek konuşuyor. Hani alçıya imza atılır, anı olsun diye birkaç şey yazılır ya. Babam da annemin alçısına imza attı. Dalga geçer gibi. “Benim eserim” der gibi. Bu kadar küstah olunmaz!


Şurada bir yerlerde tuzlu kraker olacaktı... Nerede bu? Hah, buldum. Mide bulantısına tuzlu kraker çözümü de bir acayip! Midenin zaten kendisine hayrı yok, niye fazladan yük yüklüyorsun? Ödev vardı, evet evet, ödevi unutma! Gerçi nasıl zaman bulup yapacaksın ki? Zaten kalacağın iki gün. Kendi evin de değil. Bir sürü de misafir, akraba gidip geliyordur şimdi. Off!


... Teyzem de ağzını açıp tek kelime etmiyor. Ona söyledim, o adamı bu eve alma, dedim. “Ben kapıma geleni geri çeviremem.” diyor. Kardeşi ne halde yatıyor ama o bunu söylüyor.


Aramış kaç kere... Mesaj da atmış. Hiç konuşacak durumda değilim açıkçası. Konuşsam da zerre umursayacağını sanmıyorum. Hele şu durumda gönül işleri ile mi uğraşacağım? Hayatım yeteri kadar duygu yüklü zaten. Daha fazlasına lüzum yok. Zaten hiç sevemedim yapış yapış duygusallığı... Sahici gelmiyor. Okuduğum şiirleri bile tartışmadım, konuşmadım kimseyle. Her tür kitap hakkında sohbet etmişimdir ama şiir için, asla. Çünkü şiiri insanlarla konuşmak, gerçeklikten uzak bir duygusallığa sürükler. Şiir, “biçim” yönünden konuşulabilir elbet. Ama içerisindeki duygu yüklü anlamların gerçekçiliği, konuşuldukça azalır. Konuşuldukça değerini yitirir. Şöyle bir diyalog da çıkabilir ortaya:


- Şunları şunları yaşamış şair, ondan bunları yazmış. Çok çekmiş.

- O da bir şey mi, bu şair de şunları yaşamış, şiirinde de bunun etkisi var.


Acıların yarıştırılması... Ne kadar zalimce bir şey! İşte bundan korkarım ben. Bu yüzden kendim okurum, kendim yorumlarım, kendim hissederim. Çünkü duygular ancak en derinden, salt kendinden hissedildiğinde “gerçekçi duygular” olur. Bu da duyguların en değerli biçimidir.

Bu düşüncemin bana eklediği bir ön yargı oldu: “Erkek şairlerin çoğu güvenilmezdir.” Evet, gerçekten böyle düşünüyorum. Cinsiyetçi bir düşünce farkındayım. Ancak şimdiye kadar aşk temalı şiirler üzerinde duran, şiirlerinde aşkı abartan, fazlasıyla yücelten hangi erkeği görsem, birçoğu başka kadınları bunlarla etkilemek derdinde oldu. Ön yargıların ve genellemelerin bir geçerliliği yoktur, biliyorum. Ancak en azından bize fikir verirler ve çevremize bir de o gözle bakmamızı sağlarlar. Benim bu ön yargıma göreyse; şiiri katleden ve kirletenler asıl bunlardır.


... Babaannemler geldi geçen gün. Haberi almışlar hemen. Kendilerince bir sürü nasihat verdiler anneme. Annem “boşanacağım” diyor. Babaannem de “Olmaz öyle şey, boşanmak da neymiş, ben onunla konuşur, kulağını çekerim. Bir daha yapmaz. Yuvanı dağıtma kızım. Bak iki çocuğun var. Onlar ne yapsın? Onları düşün. Hem boşanıp ne yapacaksın, nereye gideceksin? Aldığın asgari ücretle nasıl geçineceksin? Çocukça şeyler yapma. İyi düşün. Gel eve götürelim seni. Ben bakarım sana iyileşene kadar. Evli kadının kardeşin yanında böyle kalması doğru değil. Senin evin, kocanın evi. Seni götürmeye geldik. Aklını başına devşir kızım.” diyor.


“Yeni şeyler” bulmam gerek. “Yeni kitaplar” almakla başlayabilirim. Evet, güzel bir başlangıç olabilir. Sonra kitaplardaki satırları çizmek için “yeni kalemler”... Kaldığım yeri unutmamak için “yeni ayraçlar”... Hangi kitapları okumam gerektiğiyle ilgili fikirler almalıyım. İşte, "yeni fikirler"! O kitapları okurken güzel şarkılarla karşılaşırım belki, “yeni şarkılar”. Hiç görmediğim yerleri anlatır bana, oralara giderim bir gün, “yeni yerler”. Bu kitapları okurken “gerçekten” okumalıyım. Her satırı benimseyerek, içselleştirerek... Böylece, kendimce harmanlayarak yeni düşünceler elde edebilirim. İşte bu, “yeni düşünceler”! Peki sonra? “Yeni düşünceler”den sonrası? Anlatmalıyım bunları. İçimde tutmamalıyım. Bağıra bağıra konuşmalıyım, yazmalıyım. Bundan sonrası, “yeni insanlar”. Ama en zor adım bu benim için. İnsanlar benim için en zor şey... Onlarla bağ kurmak, onlarla konuşmak, onları anlamak, onların beni anlamasını sağlamak, onlarla başka başka şeyleri anlamlandırmaya çalışmak çok zor. Hem en son anla...


“K...’de bir koca dehşet saçtı. 5 gün önce eşiyle kavga edip oğlunu ve eşini bıçakla kovalayan 40 yaşındaki S.E., eşinin merdivenlerden düşmesine ve ayağının kırılmasına sebep olmuştu. Bugün ise, kardeşinin yanında kalan eşini ve 18 yaşındaki oğlunu vahşice katletti. 2 kişi ise yaralandı. Yaralıların durumu ağır...”


-Bak görüyor musun yine birilerini öldürmüşler.

-Cık cık cık, yazık kadına ve çocuğuna.

-Kadın, kocasının çok üstüne gitti herhalde. Yoksa kim yapabilir böyle bir şeyi?

-Eşi neyse de, çocuğun ne suçu vardı?

-İçim karardı, kanalı değiştirir misiniz muavin bey?

-Yaralılardan biri çocuğun teyzesi galiba.

-Yazık oldu aileye.


Yeni kitaplar, yeni düşün... yeni...