Tüm bayraklardan birer parça kesip kefen diktim kendime. Elimde bavulum; bavulum ağzına kadar biz dolu. Çıktım evimden tüm kirimle. Vardım gittim sonunu kestiremediğim yoluma, omzuma attığım kefenimle.


 Topuklarıma batan dikenleri ağacın gölgesinde ayıkladım; yer gök kan revan içinde. Ağacın zehirli elmalarına uzandım. Ağaç seslendi: “Yeme! Bunlar sana değil. Biraz ceplerine saklayabilirsin ama- yemeleri için.”


 “Ya kimler için?” dedim de gülümsedi: “Yürü biraz daha sevgili çocuk, bileceksin.”


 Güneş doğdu, ben yoluma koyuldum. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Ay doğdu, onunla konuştum. Karnım acıktı, toprak yedim. Susadım, gökyüzünden yağmur dilendim. Süzülen kartallara gülümsedim, doğdukları göğüs kafeslerine selam gönderdim.


 Rota satan seyyahlar gördüm ve gelecek satan sarraflar... Önümü kesti eşkıyalar! Ama öyle büyüleyici, öyle de sevecenler! Parmaklarını uzatıp gösterdikleri yöne döndüm; yerlerde çürümüş cesetler. Çıkardım ceplerimden elmaları, tüm iyiliğimle ikram ettim birer birer.


 Birkaç dakika ve birkaç asır kadar sürdü, yürüdüm. Yeraltında soluklandım, kuyulardan yeryüzüne tırmandım. Bulutlar sarmaşıklarını gönderdi, sarmaşıklarında sallandım.


 Ufukta parladı göl. Kefenimi boynuma doladım, bavulumu da kucakladım. Yürümek yetmedi, koştum. Koştum da rüzgar az geldi, kartalların pençelerine tutundum.


 Kıyıya bıraktı kartallar beni. Renk cümbüşü suya daldım. Gökkuşağı derdim de gökkuşağı az gelir. Yedi renkten pek daha fazlası bu suya can verir.


 Atladığımda göle; belki günlerce, belki yıllarca yıkandım. Yosunlarıyla keselendim, pirüpak kaldım. Kefenimi yıkadım, kefenim bembeyaz oldu. Bavulumu açıp bizlerimi göle boşalttım; ayrıştı da ben oldu, sen oldu, o oldu.


 Gölden çıktım, her rengi soğurdum. Gölden çıktım; ben oldum, sen oldum, o oldum. Kefenimi aldım, pelerin diye boynuma astım. Bavulumun içine biraz su, biraz toprak, biraz güneş ışığı doldurdum.




Film: Moonrise Kingdom (2012)