Çocukluğum köyde geçmiştir. Büyük büyük ve daha büyük dedem -babamın dedesinin amcasının babasının dedesi ile kavgalı olduğu anlatılagelir- yörük diye ad takılmış kimselerdenmiş. Bunlar, dağlarda veya çayırlarda oradan oraya savrulurlar, insan nasıl koyunları güdüyor, onları otlaklara sürüyor, içlerinden bazılarını miktarı belli para ile takaslıyor, bazılarına çift kuzu doğurmaları için buyruklar veriyor, yer yer birisini yere yatırıp ayaklarını urganla bağladıktan sonra boğazına bıçak sürüyor; kimi kez elindeki kımçı ile kuyruk sokumu bölgesine, kimi seferde karın boşluğuna vuruyor; yeterli görmüyorsa tekmesini koyunun sert kafatasına doğru çakıyor, boynuzundan bir ağacın sert gövdesine bağlıyor, en kötüsü bacaklarını tırpanla kırıyorsa tabiat da insanı bu kurallara bağlı kalarak oradan buraya, buradansa şuraya sürükler; onu eğitirmiş. 


Az gitmişler, us delmişler, öteki konar göçerler ile aralarında kız alıp kız vermişler. Kimileri bu konularda büyükleriyle de ihtilafa düşmüşler. Büyük dağların koca ağaçları, devasa tırnak gibi dalları bazılarının sırtlarına batarken kızların alınması hususunda dikkat edilmesi yeterli kaideler üzerine adamakıllı, kılı seksen yararcasına maddeler düzmüşler. Herhalde birisi ağzındaki kuzu kulağı çiğnerken, iri bir koç da oraya dışkısını rahatlarcasına bırakmışken bu alışverişin bazı noktalarını gelecek kuşaklardaki çok eşlilik isteğine sakıncalı bulmuş olacak ki şu lafı duyurmuş: "Ak akçe karadan üstündür." Bu onun -herhalde- kalpakla sıkılmış kafası için müthiş bir eğretileme olacak ki yalımların bile güç bela küle çevirdiği kayın ağaçlarının oraya doğru koşmuş, kendine karacanın erkeğinden bularak adamakıllı bir güreş tutmuş, ortaya bel koymuş. "Ey, ne de gözel şu öküz gözü!" diye ses edenler bu güreşi seyretmek için etrafına toplanmışlar. İşte büyük büyük ve daha büyük dedemse bu grubun içerisindeymiş. Orada er adamın gücüne tanık olurken, yiğidin malını meydana koyarken ve göğü açan ay bunları izlerken hırmanisi ile vücudunu gizlemiş bir kıza yavuklu kesilmiş. Büyük büyük ve daha büyük dedemin kulağına: "el işini toprak alır, yar dişinde etin kıyılır." gibi laflar çalınmamış olacak ki ay parçası sandığı kıza doğru yanaşmak istemiş. İstemiş istemesine ama onu orada görenler varlığının gizlerinden haberi olanlar derhal yakınlaşmışlar yanına. "Sen ki yad ellerdensin, ne gezersin ayın altında." deyivermişler. -Artık ondan dedem diye bahsetsem sizler büyük büyük ve daha büyük dedem olduğunu anlarsınız herhalde- Dedem ise: "Siz ki tarlada orak görmediniz!" demiş. Bilirsiniz ki eksilerin birbirilerine ettikleri lafları bugünkü anlam ve/veya anlamalarla saptayabilmemiz mümkün değildir. O günün bu sözleri, kendine içkin normatif kurallar ve şairane bir tutkunun kalpten damarlara oradan da dil kasına geldiğini kabul etmeliyiz. Bundan ki ne siz dedemceğizi mağaradaki adama benzetin ne de ben onu sizin bu kapsamla değerlendirdiğiniz her kimi görmüşsem ona ettiğiniz hakaret veya aşağılamaların gölgesine aldırış ederek yazmayı sürdüreyim. Açık ki eksiden şimdiki bizler olsaydık dedemceğizin şu akıl dolu lafından daha iyi bir lafı ağzımızdan salıverecek değildik zannımca.

Devam edecek olursak bu lafından ötürü dedemi sol ayak bileğinden tutmuşlar, derhal çekiştirerek meydanda yere çalmışlar. İt gibi böğüren dedemin suratına iri ve siviri bir kaya çarpmış, alnı ve dişilerini bir arada tutan çene kemiği yarılmış. 


Dahası, deminki iyi bir laf çıkarttığını zanneden adamla güreşen karaca bu olaya dikkatini vermiş; babasından kızına izinsiz yanaşan ere ders vermek ve doğanın ibretliğini insan evladına yeniden yaşatmak adında boynuzu dedemin ardına takıp havaya kaldırmış. Şu var ki dedemceğizin bu başına gelen olayla dalga geçenler, hatta “Olur mu öyle şey?” diyerek vakanın ciddiliğini hedef alanlar, İspanya'daki boğa güreşlerinde yaşanan olayları görmeye Madrid'e gitsinler. Çağımızda hayvanlar, insanlar ile halen güreş tutmaktadırlar. İnsan evladı kent yaşamını seçmiş olsa bile tabiatta vücut bulmuş hayvanlara halen ilgi duymaktadır. Bu ilgisi çok, hatta daha çok eski bir tarihe dayandığını söylersem sahanda haşlanan yumurtanızın başına herhalde bir şey gelmeyecektir. Dahası, hiç Amerika’ya gitmiş değilim fakat elime geçen bilgilere göre bazı eyaletlerindeki insanlar evlerinde yaban hayvanlarının beslenmesi üzerine çalışmalar yürütmektedirler. Bu canlılar tarantula, kara akrep, afrika kurbağası, çin vaşağı, piton, afrika dev salyangozu, büyük peygamberin iri devesi, nasalis larvatus (Latinlerin deyişiyle) vb. her yerde göremeyeceğiniz türlerdir. Bazı slavlaşan topraklarda veya Scandianvia (çerkezlerin deyişi) adalarında bozayı, yaban büyük baykuşu, kalın tüylü dağ aslanı, bozkurt, karakulak vb. hayvanların beslendiğine dair emareler tarafıma iletilmiştir. Nitekim bunlara bakılırsa muhtelif bakteriyadan arıtma suyunu dapdar evine getirmiş insan, temizliği ile ünlenmiş olsa da yabandan başka alışkanlıklarını da yanına getirmeyi göz ardı etmemiştir. Bundan ki insan ve doğa, insan ve toplum, insan ve ötekiler, insan ve din gibi ayrımlar yapmak, bu ayrımların içerisinde de bilinmedik gözlemlerle hüviyet inşa etmek; dedemin ardına saplanan boynuzlara benzemektedir. 


Karaca, güreş tuttuğundan dedem gibi bir adamın hakkından gelmesi bilmiş, onu havaya kaldırdığı gibi gerisin geriye kanlı bir şekilde atıvermiş. Ahvali darmadağınıkken ay parçasından medet mi varmış? O da yanına sokulmuş ve sırtına basıp bedenin içinde gizlenen cılız ruhu (istenç-alamanların deyişiyle) ezivermiş. Dedem, o çayırlık alanda uzun süre yatmış. Herkes obasına dağıldığında tek kalmış. Yaraları öyle sancır, öyle sızım sızım sızlarmış ki kendini toparlamakta güçlük çekmiş. (Travma-Yunanların deyişiyle) Bu güçlüğe rağmen gözlerinin görüş açısına batan aslanağzını otların arasında kesmiş. Sürüne sürüne aslanağzının dibine kadar gelmiş. Derin derin soluk alıp veriyormuş. Aslanağızını yerden zor sökebilmiş. (Bunu altı yaşındaki bir çocuk kolaylıkla yapabilirken dedeme işin zor gelmesi, vehamet içerinde hareketin olanaklığı konusudur sanıyorum. Normal, sağlıklı bir insana göre adım atmak oldukça kolaydır fakat bacağı tır tekeri altında ezilmiş birisine göre bu iş hayli zor olacaktır. Cerrahlar ve tıp erbapları tır tekerinin ezdiği bacağı onarıp yer yer platin bir aksam yerleştirmiş olsalar da varılan bulgulara göre o bacak ağrısız, sızısız ve ilaçsız gün geçirmez, yürüme gibi kolay görünümlü bir işi zahmetsiz beceremez.) Otları, merhem kılmak ilk çağlardaki insanlarca bilinen bir durumdur. Dedem de bu bilgiden mahrum kalmış değildir elbet. Çoğunlukla bazı spekülasyon ehlileri bizlere geçmişteki insanların cehaletini üzerine fikirler aşılamışlardır. Bundan ki dedelerimizin bilgeliği veya onların hayat üzerine derlemelerine günümüz aklınca yakınlaşamaz olmuşuzdur. Ve yinelemekte fayda görüyorum; bundan ki dedem, merhemini yarasına beresine iyice yedirmeden evvel otu ağzında çiğnemiş, balçık kıvamına tükürüğü ile eriştirdikten sonra yarasına beresine sürmüş. Yine sürüne sürüne bir ağaç kovuğuna kadar varmış; geceyi orada yaban yırtıcılarından uzakta, istirahat ederek geçirmeyi akıl etmiş. Dedemin o günlerde yoz ve küheylan tarzında atı bulunmuyormuş. Annesi ve babası o daha çamur üstünde koşturup mızrakla talim ederken bereketi kaçık hayatın küstahça yaklaşımlarından ötürü ölmüşler. Bundan ki o, yetim ve de öksüz büyümüş. Onun geçimini, uzun uzun nasihat çekmeyi görevi bilen dokuz çocuklu dayısı üstüne almış. Bir kulağı kesik eşeği altına sürmüş ve şöyle buyurmuş: "Bu ki ey öksüz, b.k getiren; sana yolcudur." Dedem ki bu sözden pek etkilenmiş olduğu -herhalde ben varsam dedemin bir soyu olageldiğini anlamış olmalısınız- yarım ayın gökte dalganan bayrak gibi dikildiği bir gecede hatununa (büyük büyük ve daha büyük ninem) anlatmış. Eskiler ki çırağan yahut donmuş hayvan yağını kafes içerisinde yakar, yalımların cızırtısı eşliğinde birbirlerine dil dökerlermiş. Bu dil dökme işini dedem gibi adamlar pek ehemmiyetli bulurmuş. (Diyalog Yunan deyişiyle.) Fakat o günlerde ad saymanın ötesinde olamayacağını, küçük bir barınaktaki eşya sayısından daha fazlasını akıllarında tutamayacaklarını bilirseniz bunun bir kusur olmadığını ve hatta en gerçekçi biçemi ile bulunmasını hayretten saymayacağınızı umarım. Belki bilirsiniz ama günümüzdeki bazı antropoloji veya arkeoloji ustalarına, bilginlerine şaşkınlık veren bulgular; nasıl olur da metafizik gibi insanüstü kavramların böylesi küçük barınaklarda inşa edilmiştir, sorusudur. Şu ki dedem Musa adındanki güdücüyü bilmez değilmiş. Ondan on emri alan İsrailoğlu’nu da işitmiş olmalıdır. On emir, kendi içkin betimleriyle dedemin kalpağı, yani baş üstündeki mecmuası için keyfiyet verecek de değildi zannımca. Çünkü dedem, o ağaç kovuğunda çok sert gelen bir tanıma erişmiş. O günden bu güne söylence eşliğinde saptaması şu şekilde nakledilir: "İn dereye dereye, al dereden taşlari." Bedenini saran, hızla koşarken gözüne batmış ağaç kıymığı atı nasıl yere çarpıp titretiyorsa dedemi öyle titreten boynuz batımı ağrılarına rağmen, bu büyük vücut acılarına karşın -eskilerin şimdiki insanlara göre daha güçlü ve dirayet sahibi olduklarını herhalde işitmişsinizdir- dedem, o kudretli adam, gecenin o vaktindeki uğursuzluklara aldırış etmeden koğuktan çıkmış; iki ayağının üzerine dikilmiş ve esnemiş. Derinlemesine gerindikten sonra açma germe hareketlerinin sonuncusu (O günlerde vücut esnetme nedir bilinirdi.) ayak bileklerinden iki eliyle kavramış. Belindeki ve ardındaki acıları oldukça derinden hissetmesine rağmen kendini yukarıdan aşağıya armadillo gibi yuvarlamaya başlamış. Orada, ağaç kovuğunda yatacak değildi elbet. Dedem, armadillo gibi dereye bulana kadar yuvarlanıyor olsun; biz, armadillo gibi eşsiz bir canlının bugün adalet saraylarına sahip insanlarca ne ile suçlandırıldığına bir bakalım. Bu hayvanın emsalinin az bulunduğunu herhalde biliyorsunuzdur. Kara canlısıdır, seksek oynar gibi toprak üzerinde yürür, üstelik endemiktir ve zırhla donanmıştır, eski dünya canlılarının imlerini, izleklerini günümüze taşımayı başarmıştır. İşte bu eski dünyalığı, onun suçluluğu üzerine bir kanıt taşıdığı iddia edilmiştir. Mahkeme uyarınca insan sağlığı avukatlarının savı, büyük bir kıyım gerçekleştirmiş virüsün, (Hâlâ özü hakkında bilgiye sahip değiliz.) koronanın, bu hayvanca eski dünyadan taşındığı ortaya konulmuştur. Bu ki eski dünyaya ciddi ölçekli ilk saldırı veya suçlama olmamasına karşın yer sarsıcı niteliğe büründürüldüğünü görmemek neredeyse imkansızdır. Kim ki değerli meslektaşlarım, sizlere bu suçlama üzerine oynanan bahsin gerekçelenmediğini bildirirse ona muhabbetle inanç beslememenizi tavsiye ederim. Fakat gelin görün ki dedem, armadillo gibi zırhlı hayvanların ot üstünde yuvarlanışlarını çocukluğunda yahut şurada burada dolanırken gözlemlediğini pek zannetmiyorum. Belki ki de insana bahşedilen düş gücünü binbir güçlük çektiği anlarda kullanabilmenin yolunu buldu veya bir tesbih böceğini koltuk altında gizleyip insanların olmadığı bir yerde fısır fısır fısırdarken izleyip inceledi. Buradan hareketle de aklına bilincinin en yüksek katmanına böylesi gülünç görünümlü fakat son tahlilde yararlı bir fikir erişti.