Bilmem ki... Çok da aklıma takılmaz böyle şeyler. “Ne isterim bu hayattan?” Garip bir soru doğrusu. İnsan ne olduğunun farkında mı ki acaba bir şey istesin... Mesela sen uçaktan bakarken aşağıdaki dağlar, göller ne küçüktür. Kendini şöyle üstün hissedersin. Ama in aşağıya; ne de küçüksün. Uzayda dolaşsan Dünya uzakta, öyle, mavi bir misket gibi... Sen halbuki ne büyüksündür. Evren senin etrafındadır. Merkez sensin. Algın, hissettiklerin; velhasılıkelam bilincin... Öyle değil mi, düşünsene... Evren senin algılarınla sınırlı.

-Peh, bu ne kibir?!-


Bilim adamlarına o yüzden şaşarım; tüm bunların dışına çıkıp gözlem yaparak insandan gayrısını kayda geçirmek ciddi mesele. Zor. Ama o kayda geçen gerçekliği insanın bilinci çok da öyle kabul etmez. Filozoflar durmadan gerekçe arar durur. İnsanlık ise genel olarak algı zorluklarını dini söylemlerle aşmıştır. Gerçeklik karşısında bilinci kandırmak, oyalamak ve kabullenme aşamasına getirmek felsefenin değil apaçık dini söylemin işidir. Bu, inatçı bir kaçıştır. Bilimin bilinci ikna etmek gibi bir derdi yoktur gerçi ama onu rahatsız edecek her şeyi de "duyarsızca" insanlığın önüne yığar. Yani: "Bir Yaradan yok, evrenin kaotik düzeni ve/veya boyutu içerisinde sen ve o yetersiz algın yapayalnızsın, bu halinle bu evrendesin ancak olmayabilirdin de... Ya da belki de paralel birtakım evrenlerde sonsuz olasılık döngüsünde senden bir tane daha olabilir… Yani?! Başlangıç veya son olmak zorunda değil, bu senin algı sınırın... Varsın ya da yoksun... Bu düzenin sonsuz mekaniğinin umurunda olmayacak bir iş senin varlık sorunun."

Hadi bakalım, öz bilinç bunu içselleştirsin hele...


Cennet, cehennem, şeytan, melek, Tanrı vs… Bilinç, bunları notaya dökebiliyor. Bilincin tembelliği bırakıp felsefe ile aşmaya çalıştığı her şey dönüp dolaşıp bu kavramları çeşitlendiriyor esasen.

Kendine güvenen ve merak ile keşfetme hazzı dışında bir motivasyonu olmayan azınlıklar dahi bilincin tek cisimleşmiş hali olan ölüm vakası karşısında ışıltısını kaybeder. Ne dediğimin farkındayım... Ölüm, bilincin cisimleşmiş halidir. Bilinç ölüme tanıklık ettiği anda kendi sınırlarının farkına varır. İşte o sınır da tek gerçekliktir... Gerçeklik “cisimleşme” halidir... Öz bilinç yalnızlığı sevmez çünkü tek başına işin içinden çıkamaz.


Fiziki zayıflığı bilinçle aşan insanoğlu, yalnızlığın getirdiği dezavantajı görüp topluluklar halinde hareket etti. Topluluk hiyerarşi gerektirdi. Bilincin egosu ve/veya kibri değil toplulukları; dünyayı sömürmeye başladı. Bilinç tanrıları ve Tanrı'yı kurguladı. Tanrı dolaylı yoldan bilincin buyruklarını resmetti ve yine bilinç Tanrı'nın otoritesini kanlı bir şekilde uygulamaya koydu. Tanrı'nın temsilcileri otoriter yönetimler oldular. -Burada tanrı ifadesini kullanmam tembelliktendir yoksa her kültürde Tanrı'yı ya da tanrıları ikame eden değişik kavramlar olabilir.-


Varoluşun doğasına isyan eden muhalif bilinç başka başka sistemler de kurdu. Misal; SSCB bunlardan biri. Ancak Dr. Jeykll, Mr. Hyde misali iki karakter de aynı halttır esasen. Hangisi kimmiş farketmez yani, örnek diye söyledim. Hepsi bilincin iktidar oyunudur, var olmanın ağırlığını hafifletmek için icat edilen oyunlardır bunlar.

-Öff, sigaradan boğulduk, pencere aç evladım!-

Anlamadın mı? Ne bakıyorsun öyle hasta koyun gibi?! Neyse, bizimki de o hesaptı civanım. Biraz romantizm, biraz vicdan ama ille de varoluşa karşı derin bir isyan duygusuyla; kapitalist dedik, faşist dedik, proletarya dedik... Dikkat et, varlığı kategorilere sığdırıyorsun, o kıt algınla kavramlarla kavgalısın hep. Ne için? Bilincin egosu: iktidar! Hiç ulaşamayacağın derin bir huzurun peşinde kaybolan yıllar...


Gelelim baştaki soruna. “Ne isterim?”

Acısız bir ölüm. Cesaret etsem intihar eder miyim? Hayır, zira ölümden nefret ediyorum.

Neyse, son tahlilde acısız bir ölüm en iyisi... Bir de şu zıkkım!

-Rakı kadehini kaldırdı.-

"Şerefe!”


-Pencereyi kapatsak mı? Şşşt, alo, penceree!-

Ne diyordum? Ha, bunlar hep ayrılıktan yavrum, Yaradan'la ayrı düşmekten… Ne bakıyorsun öyle? Hsktr, yandık ulan, sigarayı alsana şuradan! Hah… Ne? Gidelim mi? Olur, arabayı sen kullanırsın… Heh heh, neyse… Hep ayrılıktan bunlar. “Allah'ın sopası” derdi Gonca… Ah Gonca'm!..