Denize karşı bir bankta oturuyoruz. Her ne kadar yan yana gibi görünsek de birbirine çok uzak iki insanız şu an. Ne kadar yol varsa denedim ama bütün yollar yanlış da olsa sana çıkıyor der gibi bakıyor arada, zaten çok az göz göze geliyoruz. Denedim, hatta yapabildiğimi bile sandım ama bak hala buradayım diyecekmiş gibi oluyorum. Sahil boyu sessizlik...


Eli elime değmiyor. O çok tanıdık koluna bile yabancıyım o an. Yine de kafam benden bağımsız sola düşüyor. Aniden gelen bir farkındalıkla toparlamaya çalışsam da durumu anlayıp tutma kendini diyor. Ellerimi birbirine kenetlemiş, bu güç durumdan nasıl çıkarım diye düşünürken sesine yeniliyorum. Yanımda oturmuş çaresizliğine; konuşmadan anlaştığımız, dokunmadan sarıldığımız; aldığı ve hatta verdiği her nefese nasıl da yeniliyorum. 


Bazı yolların hep uzun, bazı yolların hiç gidilmeden tükendiği; bazı yollar hep sana ama bazıları nasıl da çıkmaz.


Denize karşı uzun bir yolda yürüyoruz. Adımlarımız aynı, duygularımız aynı ama biz...

Biz o kadar yabancıyız ki. 

Siz hiç denize çıkan bir yolun çıkmaz olduğuna şahit oldunuz mu? Biz o çıkmaz sokaklarda ciğer bıraktık. 


Şimdi de karşılıklı oturmuş bira içerken neden olamayacağımızı konuşuyoruz. Başlamadan önce derin bir çekiş, her konunun sonu uzun bir ‘ah be’.

Çaresizliğin her türlüsünü daha önce milyon defa tecrübe etmeme rağmen bu duygu fazlalığını aşamıyorum. 

Yanında cümlelerimin birbirine girmesini, avucumun terlemesini... aklım mı? Uçup gitmesini aşamıyorum. 

Kafamda hep "ben şimdi ne yapacağım" sorusu, engel olamıyorum. 

Benden bağımsız bağlanan duygularımı çözemiyorum. 

Düşüyorum ve sahiden kendimi tutamıyorum. 


Sonu karanlık olan bu aydınlık yolda yanımda attığın her adım için ayaklarına sağlık. 

Belki çok geç kalınmış bir masaldı ama eşsizdi.