1.Bölüm


‘‘ Varlığının başlangıcı bir bakıma her şeyin sonudur. Çünkü varlık, bilinç gibi yenilmez bir düşmanı, bilinç ise farkındalık gibi bir müttefiki beraberinde getirir ’’

 

 

 

Rodolfo uyandığında güneş ışıkları sonuna kadar çekili perdelerin arasındaki bir boşluktan odanın içine sızacak imkânı çoktan bulmuştu. Yalnızca iki tane uzun ve sarı ışık odanın içinde uçuşan tozların dans etmesini sağlayarak duvara vuruyordu. Böyle bir bahar sabahında uykusundan uyanan her insan için alelade olan bu görüntü Rodolfo için dünyanın yeni baştan keşfedilmesi kadar büyük ve dehşet verici bir meseleydi. Işığın oda boyunca uzandığı çizginin üzerinde uçuşan tozlar Rodolfo’nun son zamanlarda gördüğü en güzel manzaraydı. Hoş, Rodolfo’nun uzunca bir zamandan sonra gördüğü tek farklı manzara da buydu. Demir yatağın yaylarının gıcırdaması eşliğinde hafifçe doğruldu. Her sabah kulak zarına şiddetle hücum eden bu ses ona bu sabah daha önce kimselerin söylemediği bir şarkıyı andırır gibiydi. Kısa bir süre hareketsiz durduktan sonra bedenini saran battaniyeyi bir çırpıda üzerinden attı. Çıplak ayaklarını yataktan aşağı uzatacakken tereddüt etti. Çünkü beton zemin fazlasıyla soğuk görünüyordu. Evet, görünüyordu… Rodolfo uzun zamandır hislerini kullanmıyordu. Misal ona göre dün sabah, daha doğrusu her sabah, soğuk olan beton zeminin bugün de soğuk olması gerekiyordu. Sarsılmaz gerçekliklerle örüntülü bir dünyanın içinde yaşadığı için tekdüze ilerleyen olaylar ve olgular silsilesi Rodolfo’nun hayatının bir bütün halinde ilerlemesine sebep oluyordu. Ancak bu sabah gördüğü iki ışık süzmesi o bütünden gözle görünür bir parça koparmıştı. Ancak yine de beton zeminin soğuk olduğu düşüncesi zihninde bir çivi gibi saplanmıştı. Temkinli bir vaziyette tek ayağını zemine indirdi. Fakat bu kez düne ve ondan önceki günlere kıyasla bir şeyler değişmişti. Zemin nedense ılıktı. Bu hisle beraber ikinci ayağını da zemine indirerek tamamen ayağa kalktı. Bu durum Rodolfo’ya bir çimene yahut bir toprağa çıplak ayakla basmak kadar huzur vermişti. Ayaklarından yayılan sıcaklığın yavaş yavaş bedeninin üst kısımlarına doğru ilerlemeye başladığını hissetti. Fakat bir anda gelen bu huzur yığını Rodolfo’yu şüpheye düşürdü. Çünkü gün anlamsız başlamıştı. Gecesinde yağmur yağmamış olsa bile her sabah tavandan ağır ağır düşen, nereden geldiği bilinmeyen su damlalarının sesi ile uyanmamıştı. Yine sabahları karanlık bir odada güne başlarken bu sabah odasına davetsiz iki ışık huzmesi misafir olmuştu. Sanki gece Rodolfo’yu hayata davet etmek için sabaha kadar mücadele vermiş ve bu mücadeleyi kazanmış gibiydi. Derin bir nefes aldı. Bu esnada kulağı dışarıdan gelen seslere takıldı. Sanki sokakta bir sevinç gösterisi ve bir kargaşa aynı anda boy gösteriyordu. Pencereye doğru ilerleyip perdeyi aralamak istedi ama buna cesaret edemedi. Çünkü odası dışındaki yaşamı unutmuştu ve orada göreceklerinin anlamını bulmakta zorlanacağından korkuyordu. Avuç içleriyle perdeyi tekrar kavradı ama bu fikrinden tekrar vazgeçti. ‘‘ Bu kadar farklılığın bir arada karşıma çıkması rastlantı olamaz’’ diye geçirdi aklından. Daha sonra savaş meydanındaki bir komutanda bulunan cesaretin mislini toplayarak ‘‘ Ya şimdi, ya hiç!’’ diyerek açtı perdeyi. Bu andan itibaren güneş gözlerinin tam içindeydi. Sımsıcak bakışlarla sokağı izlemeye başladı.    

 

Üç katlı eski bir binanın üçüncü katına saçma bir şekilde konuşlanmış tek odalı bir evde yaşıyordu. Apartman sahibi bu odayı Rodolfo’ya çok düşük bir bedele kiralamıştı. Üstelik apartmanda kendisinden başka da yaşayan bulunmuyordu. Ne çok büyük ne de çok küçük sayılan odasının bir köşesinde demir yatağı, diğer köşesinde ise ahşap masası vardı. İki adet sandalye ve bir adet rafla beraber bir köşede de ufak mutfak vardı. Mutfak dediğimizse bir adet musluk ve tabak-çanak rafından ibaretti. Rodolfo, bu yaşam tarzıyla, basit bir yaşamın ortasında isteksiz ve minnetsiz bir adamdan fazlası değildi. Kimse sormamıştı ama sorsalardı söylerdi; Benimsediği bu yaşam tarzı onun bu hayatta verdiği en doğru karardı. Binanın hemen önünde sokağı ana yola bağlayan dik bir yokuş vardı. Bu binaya taşındığı günden bu yana yokuşu üç, bilemedin dört kez çıkmıştı. Pek fazla dışarıya çıkma alışkanlığı olmadığı için çevrede yaşayan insanlar hakkında da herhangi bir fikri yoktu. Belki de aylar sonra ilk defa perdesini aralamış ve dışarıyı izlemeye karar vermişti. Az sonra el ele dolaşan iki sevgili gördü. Erkek olanı şiddetle bir şeyler anlatıyor, kız ise anlatılan her neyse kahkaha ile karşılık veriyordu. ‘‘Ben’’ dedi Rodolfo onları görünce. ‘‘ Ben de çok güzel severdim. Keşke bir parça dahi olsa inancım kalsaydı. Göğüs kafesimin içinde atıp duran şu taşın altına keşke sevgi kırıntıları düşürebilsem. Bunu yapabilsem de şu taş-duvar, değirmene dönüşüp son verebilse kuraklığıma’’

 

Sevgililer el ele uzaklaşırken onların geçtiği yerin tam üzerinden bir adam geçti. Elinde siyah çantası, üzerinde zoraki giyildiği belli olan mavi takım elbisesi ve gözünde irice bir gözlük bulunan cılız bir adam. Adamı görür görmez perdeyi kapatacak oldu ama bunu yapmayıp onu biraz daha izledi. Az sonra adam bütün hızıyla koşmaya başlayınca ‘‘Yazık!’’ dedi. ‘‘Muhtemelen iş görüşmesine gidiyor. Şimdi kim bilir adamcağıza ne bahaneler türetip başlarından savacaklar. Gerçi belli mi olur? Belki de işe kabul edecekler. Orada yeni arkadaşlar edinecek. İş çıkışı beraber eğlenmeye gidecekler. Belli mi olu? Belki de eğlendiği arkadaşlarının içindeki bir kadınla gönül münasebeti kuracak ve bu münasebet iki insanı bir yürekte birleştirecek. Belki de şuan bir iş görüşmesinden ziyade mutluluğuna koşuyor ancak bunu kendisi bile bilmiyor.’’ Cümlesi bittiği an duraksadı. Dalgın gözlerle bir-iki dakika karşısındaki ağacı izledi. Kendine geldiğinde başını salladı ve boşluktaki zihnini tekrar harekete geçirdi. ‘‘ Bakmayın gölgemin düştüğü kalabalıklara, köklerimi çürüten şeyin adıydı yalnızlık.’’ Dedi ve bu mısrayı hangi şiirinde kullanabileceğini düşünmeye başladı. Ancak bu konunun üzerinde pek durmadı. Zihninin içinde sıra bekleyen düşünceler karmaşasında en ön sırayı yılgınlık aldı. ‘‘ Ya ben ne olacağım?’’ dedi. Bütün yılgınlıklar insan dilinde böyle konuşur. Söze ‘‘ Ya ben ne olacağım?’’ diye başlar bütün yılgınlıklar. Bir önceki insan ve bir sonraki insan arasında kalmışlığın öznesidir çünkü bu soru. ‘‘ Onun en azından bir beklentisi ve bu beklenti uğruna verdiği bir çaba var. O çabanın ne olduğunun ne önemi var? İş görüşmesine giderken hızlı adımlarla otobüse yetişmeye çalışmak da bir çabadır. Ben ise burada çürüyüp gideceğim. Bu duvarları çatlamış odada, üstelik bir başıma, çürüyüp gideceğim. Sahiden ben de bir aralar onun gibiydim. Ne oldu da geldim bu hâle? Hayatın benim için özel bir planı olduğuna inanır ve bu inanç uğruna dövüş verirdim. Bir şey oldu, bir yerlerde camdan kaderler gördüm ve yansımasını gerçek zannedip camları kırmaktan vazgeçtim. Çabalamayı bıraktım. Bu ağaç gibi hareketsizce beklemekten başka hiçbir şey yapmadım. Hayata gitmek yerine hayatın getirdiklerine boyun eğdim. Ne acıdır ki en büyük işlevim işlevsizlik oldu. Her şeyden vazgeçtim. Öyle bir vazgeçiş oldu ki bu, farkında olmadan vazgeçmekten bile vazgeçer hâle geldim.’’ Yüzü bir buz parçasının dağılmış vaziyetini aldı. Vazgeçmek kelimesinin içi boş bir kavram olduğunu düşünmeye başladı. Derken gözleri yokuşu tırmanmakta olan bir köpeğe ilişti. Alaycı ve umursamaz bir gülümseme ile ‘‘İşte!’’ dedi. ‘‘Hayatın bana bu sabah gösterdiği cilvenin sebebi buydu. Bütün bu farklı ve umut barındıran güzelliklerin sebebi bu görüntüye şahitlik edebilmem içindi. Evvela bana sorular sordurdu, ardından cevabını sundu. Ben bir sokak köpeği bile değilim bu hayatta. Baksana onun bile bir amacı var. Benimse hiçbir şeyim yok. Yazık ki yazık kendine be adam, bir sokak köpeğinden bile daha sokak köpeğisin işte!’’ Penceresini kapadı, perdesini sonuna kadar çekti ve en iyi bildiği yere, dünyanın en dışına, karanlık odasına çekildi.

 

Masasına oturup karaladığı son satırlara göz gezdirmeye başladı. Dün gece büyük beğeniyle yazdığı bir mısra şimdi anlamını kaybetmişti. Onun için şiir, hayatın içinde gerçeklikle akan zaman yığınlarından farksızdı. Anlık değişebilecek düşünceler şiirin mayasını bozardı. Buna bakarak sabit hisler, duygular, çıkarımlar ve kendini eskitmeyen kelimeler ve cümleler ile yazıldığı vakit kayda değer olabilirdi. Elindeki sayfayı buruşturup masanın üzerine fırlattı. Yeniden bir şeyler yazacaktı ki binadan gelen ayak seslerini duydu. Az sonra biri hafif darbelerle kapıya vurmaya başladı. Gelen kişi mahalle bakkalının çırağıydı. Kapıyı açtı. Çocuğun yüzünde durgun bir ifade vardı ve dudak kenarları titriyordu. Mahcubiyeti her halinden belliydi.


‘‘ Hayırlı sabahlar Bay Rodolfo’’

‘‘ Hayırlı sabahlar çocuk’’

Çocuğun eli boştu. ‘‘ Hayrola, bu sabah yalnızca kendini mi getirdin?’’

‘‘ Şey… Bay Rodolfo’’

‘‘ Seni dinliyorum’’

‘‘ Ustam bir şey yollamadı bu sabah’’

‘‘ Ne demek bir şey yollamadı? Ellerin bomboş kapıma gelip beni rahatsız etmeni mi söyledi?’’

‘‘Yalnızca bir mesaj iletmemi istedi’’

‘‘Neymiş o mesaj?’’

‘‘ Birikmiş borcunuz olduğundan dolayı ödeme yapmadığınız sürece bir şey yollamayacağını söyledi’’

‘‘Ya! Demek öyle…’’

 

Canı adamakıllı sıkılmıştı. Bu odaya taşındığı ilk günlerde mahallenin bakkalına yüklü ödeme yapmış, karşılığında ise bakkaldan her sabah kendine bir adet ekmek, biraz zeytin ve biraz peynir yollamasını istemişti. Alışkanlık odur ki; günün birinde bu paranın biteceği aklına hiç gelmemişti. ‘‘Öyle olsun. Sen şimdi git. Ben daha sonra uğrarım ustanın yanna.’’ Dedi. Çocuk yalnızca kafasını sallayıp apartman merdivenlerinden bir iki basamak inmişti ki aniden, bunu neden yaptığını bilmeden, doğaçlama bir istekle tekrar seslendi. ‘‘Çocuk!’’

‘‘Buyurun efendim’’

‘‘Şu gömleğinin cebindeki sigaradan bir tane versene’’

Çocuk aniden beliren bu istek karşısında hızlıca paketten bir sigara çıkarıp kendisine uzattı.

‘‘Sen kaç yaşındasın?’’

‘‘On yedi efendim.’’

‘‘Teşekkürler çocuk. Eğer imkanın varsa sigarayı bırak. Bilirsin, ömrü kısaltır. Haydi hayırlı günler’’

Çocuğun cevabını beklemeden kapıyı kapadı.

 

Elindeki sigarayı parmaklarının arasında döndürerek masaya oturdu. Zihninde şimşekler çakıyordu. Daha önce ağzına tek bir kez bile sigara almamıştı. Neydi şimdi aniden beliren bu isteğin sebebi? Üstelik ilk kez birinden karşılığını verme zahmetine girmeden bir şey almıştı. Anlamsızdı. Bugün kendisi olmaktan çıkmıştı. Sanki bugün onu yöneten birileri vardı ve ona daha önce yapmadığı şeyleri karşı konulamaz bir güçlükle yaptırıyordu. Bütün bunları açıklayamıyordu. Aklına tek yatan düşünce hepsinin karmakarışık bir rüya olabileceği düşüncesiydi. Daha sonra bu düşünce de ona saçma geldi. Çünkü gördüğü hiçbir rüya, dünyanın içinde yaşanabilecek olayları barındırmıyordu. Gerçek hayatta olduğu gibi, rüyalarında bile kendini dünyadan soyutlamıştı. Kafatasının içini meşgul eden bu düşüncelerden kurtulmak adına parmaklarının arasındaki sigarayı bir köşeye bırakıp eline kalem aldı. İlk mısrasını yazması yaklaşık bir saat sürdü. En çok önemsediği şey yazmaktı. Çünkü onu yaşama tutan şeyin yazmak olduğunu düşünüyordu. Ki bu konuda da kısmen haklıydı. Bu çirkin ve kayda değmez dünyada ufak da olsa bir yer edinmek istiyorsanız, yazınız. O da yazıyordu. Ancak hâlâ bu çirkin ve kayda değmez dünyada bir yeri yoktu. Aitliğini yaşamın bu tarafında kabul ettirememişti. Kendini avutmak için de olsa, bir şiirinde ‘‘İşe yarar bir mısra yazmak, en güzel çiçeği koklamak, en güzel kadını sevmek ve en güzel şarkıyı söylemek ile eşdeğerdir.’’ Demişti. Bir süre daha yazdı. Ancak düşünmek zihnini yormuştu. Fiziksel hiçbir aktivitede yer almadığı için zihnini önemsiyordu. Gözkapakları ağır ağır birbirine çarparken, midesindeki büyük boşluk ve cebindeki derin ıssızlık onu mecburi bir uykuya sevk etti.  Şimdi bu garip odada, odadan daha garip bir adam uyuyordu. Bu garip adam, bu garip odada hep uyuyordu. Çünkü onu ilgilendiren bir şey yoktu dünyanın yaşanan tarafında. Ama günün başında da belli olduğu gibi, günün devamında da her şey değişecekti. Ne geride düne ait ne de ileride yarına ait hiçbir şey kalmayacaktı. Bugün hiçbir şey, hiçbir şey ile çarpışacaktı. Nihayet bu çarpışma öğleden sonra saat altı buçuk gibi Rodolfo’yu uykusundan uyandıran bir kelebek ile başladı.