Cuma günü okuldan çıkmış, sıcakta, yaklaşık yarım saat yürümüştüm, İzmir yoluna çıkabilmek için. Maksadım bir an önce otobüse binip eve gitmek ve haftanın yorgunluğunu üzerimden atmaktı. Ancak durağa vardığım anda, on kişiden fazla bir kalabalığın gelecek otobüsü beklediğini görüp yavaşça kenara çekildim. Tahmin ettiğim gibi büro çalışanı abimiz az sonra yanımızda bitmiş ve “Sayın yolcular, bu otobüste sadece dört kişilik yer var. İlk gelen dört kişi haricindeki diğer yolcular ikinci otobüsü bekleyecek mecburen” dedi ve büyük bir sorumlulukla, gelen otobüse onları yerleştirip bürosuna yöneldi.


Dersten çıkmıştım, yokuş çıkmıştım ve haliyle yorgundum. Yavaş yavaş büroya yöneldim; belki biraz dinlenir biraz da sohbet ederim diyerek… Efendim, Manisa’da, üniversite hastanesinin oradaki alt geçidin hemen yanında bir benzin istasyonu vardır ve hemen onun dibinde de Manisa Seyahat’in bürosu. Belki yüzlerce defa bu noktadan otobüse binmiştim ama büronun oraya uğramak hiç aklıma gelmemişti nedense. Belki yorgunluğum çekmişti beni o gün, bilmiyorum. Nihayet buraya varıp da bir tabureye oturduğumda çok şaşırdım. Altı metre karelik bir konteyner ile ondan biraz daha büyükçe olan bir bahçeden ibaretti burası. Ama bahçede, neredeyse yok yoktu. Küçük, eski çaydanlıkların, pet şişelerin, kavanozların, biçimli alçı kalıpların, tahta kasaların, hasılı içine bir bitkinin yerleşebileceği her şey vardı burada ve onların da içinde begonviller, hanımelleri, güller, kasımpatıları, fesleğenler… Belki yüz civarında çiçek vardı burada. Ayrıca içeride kuş sesleri, radyoda çalan türküler… “Muşluyum hocam” dedi büro çalışanı abimiz, “çiçekleri, kuşları çok seviyorum. Öyle elime ne geçerse mutlaka içine çiçek dikerim. Bakarım, sularım, otunu temizlerim…” Şöyle bir yirmi dakika sohbet ettik abimle, çayımızı içerken. Sonra teşekkür edip kalktım, bindim otobüsüme…


Tarık Akan’ın eski bir filmi gelmişti aklıma, burayı görünce. İsmi “Bir Avuç Cennet”ti filmin. Köyden gelip de bir otobüs hurdasına yerleşen ve bu hurdayı ve çevresini cennete çeviren bir ailenin dramını anlatıyordu. Büro çalışanı abimiz de üç şeritli yolun kenarındaki bu bir avuç yeri cennete çevirmişti işte. Bunu düşünüyorum bazen. En olmadık iş, en olmadık yer ve dahası, en olmadık insan, biraz gayret ve emekle nasıl da cennete dönüveriyordu hemen... Biliyorum, “insan hiç de öyle değil” diyeceksiniz. Böyle düşünmüyorum işte ben, “sabırsızız; gayretimiz, irademiz, isteğimiz eksik” diyorum.


Pir Sultan bir deyişine, “emek zayi olmadan sızlar mı yürek” diye başlar, “cümlenin muradı dünyada cennet” diye bitirir. İnsanın yüreğini sızlatan, gözlerini dolduran şey her zaman harcadığı emeğin kaybolmasıdır ve dünyadaki cennet, emekle mümkün olacaktır… Fakat kapitalizm, ulaşma hayalini kurduğumuz cenneti, hiç emek harcamadan tüketmek üzerine kuruludur. Doğayı, hayvanları ve insanları tüketmek… Her birimiz hacmimizce, meşrebimizce yapıyoruz bu tüketimi, değilse hayalini kuruyoruz çalışmadan tüketmenin. Misal yolumuz bir köye düştüğünde, elimiz cebimizde gezinirken, balkonlarda, hayatlarda gördüğümüz çiçekleri “ne güzel” diye sevip, kendimiz bir çiçek dikmeyi aklımıza bile getirmiyoruz. O çiçekleri hep birileri dikmeli, bakımını yapmalı, sulamalı ve biz, sadece bakmalıyız. Güzel ile, güzellik ile kurduğumuz bağ bu işte; tüketmek…


Umut Ulaş ÇELİK

16 Mayıs 2020 Cumartesi

İzmir