Bekliyorum. Gideceğim yere sadece gün yüzünde gidebileceğim için tek çarem burada kalmaktı. Bilmediğim, duymadığım, kokusunu tanıyamadığım bir motel. İçimden burayı kervan olarak tanımlamak istiyorum. Minik bir kervan, yolculuğum boyunca benimle olacak parçalardan biri artık. Lobi gibi bir yerdeyim. Yukarıda kendinden beklenilmeyecek kadar şatafatlı bir avize var. Sallanıyor bilinmedik bir sebepten dolayı. Üzerindeki kristallerin gölgeleri, ışıltıları yayılıyor odaya. Odanın köşelerinde geziniyor gibi hepsi, kendi içlerinde kaçışıyorlar köşeden köşeye. Bir oyun gibiydi benim için onların kaçışlarını izlemek. Tam aralarına girdiğimi hissettiğim anda resepsiyona biri geliyor. Yorgun ve uykulu gözleriyle bakan bir motelci, boş odası olup olmadığını soruyorum, kafa sallıyor, evet demekti bu. Küçük siyah ve gri kareli kasket şapkasına bakıyorum. Alelacele takmıştı belli, hafif yamuk duruyordu ama yine de benim için şirin bir görüntüydü her nedense. Boş odalarından birini numarasına bakmadan veriyor, ezbere bir şekilde gideceğim katı söylüyor. Gecenin bu vaktinde buraya sıkışmış olmamdan dolayı ne meraklıydı ne de garipsiyordu bu durumu. Bir genç kızın bu bilinmeyenin ortasında bu saatte burada ne işi vardı? Ne işi vardıysa da vardı, motelcinin umrunda bile değildi. Sosyal normlardan oldukça sıyrılmış olduğunu varsayıyorum, kendimi telkin etmek adına. Ne kadar da modern bir motelci, zamanımızın çok ilerisinde. Yamuk kasketiyle farklı duruşunu sergilemesinden anlamalıydım bunu. Sadece bir kat yukarı çıkıyorum. Yanıp sönen ışıkların ardından nihayet, içimdeki gerginliğe rağmen odamın önündeyim. Heyecanlanıyorum, sanki motelci bir anda tanıdığımız, korktuğumuz o figürlerden birine dönüşebilirmiş gibi. Anahtarı hızlı ve isabetsiz bir şekilde deliğe sokmaya çalışıyorum, üçüncü denememde başarıyorum. Derin bir nefes alıyorum, nefesimin vücudumdan aşağı inişini hissedebiliyordum. Bunun ilk nedeni gerginlikten hislerimin kuvvetli olması olsa da ikinci sebebi sıcak nefesimin o soğuk odada hissedilebilir olmasıydı. Sopsoğuk bir oda bu. Aşağı inip inmemek konusunda kararsız kalıyorum, derken birden telefon çalıyor. Koşarak bir solukta açıyorum telefonu, motelci. Birazdan odanın ısınacağını haber vermek için arıyor. İçimden minnet duyuyorum kendisine, öyle bir minnet ki uzun zamandır hissetmediğimi hatırlıyorum bu duyguyu.


Defterimi çıkarıyorum, en son bir şeyler karaladığımda neredeydim diye düşünüyorum bir, çok uzaklardaydım. Işığın yine loş olduğu, sıra sıra dizilmiş insanların arasında bir yerdeydim. Evimdeydim ama değildim de, uzakta, küçücük bir noktaydım son yazımı yazdığımda. Derin bir nefes alıyorum, yeni bir sayfa, yeni bir hayat bu. Motelimde soluklanma şansını bulduğuma şükrediyorum. Kaç kişiydik acaba motelde, kaç kişi benim gibi bu hayatın kıyısında olduğunu hissediyordu ya da sadece derin uykuların içindeydi? Merak ediyordum ama ilk önce yeni bir giriş yapmalıydım defterime. Yazım okunaklı değildi her zamanki gibi. Nefeslerim arasında karışıyor gibiydi kelimeler, takip etmem zorlaşıyordu yazmaya alıştıkça. Zamanlar, sevdiğim, güvendiğim insanlar, içinde kaldığım bu dört duvar, hepsi bütünleşiyordu yazdıkça. Yolculuğumda, yediğim yemekte, attığım adımda, hepsinde bıraktığım izleri tekrar düşlüyorum. İçimde hala o küçük pişmanlık var bilinmeyene doğru gitmenin verdiği o kuşkuyla beraber. Yazmayı bitiriyorum içimde o tık sesini duyduğum anda. Benim için yeterli, artık uyuyabilir, gün yüzündeki yeni yolculuğuma dahil olabilirim.