Gecenin en erken saatiydi. Evin içinde oyalanacak bir şey bulamayınca kendimi sokakların kollarına bırakmaktan başka çarem kalmamıştı. Şehrin ışıkları içimi aydınlatırken belki sana rastlamanın umuduyla ilk gelen tramvaydan içeriye atmıştım kendimi. İçerinin sakinliği, istediğim yere sahip olma özgürlüğü sunuyordu açıkça bana. Cam kenarı bir yere geçip oturmuştum. Az sonra tramvayın en sonunda, gözlerini üzerime dikmiş hiçbir yaşam belirtisi göstermeden ürkütücü sessizliğinle öylece durduğunu fark etmiştim. Sana karşın ben ise sadece taklit ediyor, varlığını onurlandırıyor, seni sonsuz kez yaşatıyordum boşluğumda…


Zihnimin duvarlarının her an taze tutmayı başardığı o anı canlanmıştı birden gözümde. Güneşin yağmura dönüştüğü, eteklerimin rüzgârlara dost olduğu o gün, tramvayın son anda kapanacak olan aralığından süzülmüştüm. Sırılsıklam olmuş kedi mahmurluğumla ilk bulduğum yere oturmuştum. Köşede üstü başı kir içinde bir delikanlı vardı. Önünde duran kanepeye oturmasıyla kalkması arasındaki mesafeyi yalnızca ben fark edebilmiştim, kendisi bile bilmeden. Geçip bir köşeye sinmiş, yol boyu da başını kaldırmamıştı mavi şeritlerden. Onca itiş kakışın arasında, orta yaşlarda bir kadının duruşunu izlemeye başlamıştım. Anlamlandıramadığım bir şey vardı kadında. Sanki benden başkasına göstermediği tarafları kaplamıştı her bir yanımı. Tuhaflığıyla övünürcesine, insan kalabalığının koşuşturmasına inat; sakin, sessiz ve bilge bir duruş sergiliyordu. Gittikçe yaklaşıyorduk kadınla birbirimize. Aramızdaki mesafeyi kapatan ben miydim yoksa o mu, yoksa zamanın kendisi miydi bizi birbirimize bağlayan?


Anlamak ya da anlatmak için kelimeleri konuşturmak yerine gözlerimiz yetmişti her şeyi açık etmeye. Kısa boyu, kocaman kalçalarını kapatan eskimiş buruşuk pardösüsüyle suratındaki benlere inat genişleyen dişli ağzıyla hafif şehla bakışlarıyla soluk alma mesafemdeydi şimdi. Nefesini hissedebiliyordum kollarımın ürpertisinde. Yağmur sularıyla yıkanmış saçlarım, soluğunun sıcak rüzgârlarıyla savrulmaya başlamıştı. Kısa zaman içerisinde de yerini kavrulmuş samanlara bırakmıştı. Ben, hayretle gizlerken benliğimi, etrafımızda her kim varsa unutulmuş, başka zamanlarda bırakılıp yola devam edilmişti. Adını sorma zahmetine bile girişmemiş, uzun yıllardır tanışıyormuşçasına benimsemiştim onu. Her ne derse, beni nereye götürse hiç sorgulamadan ayaklarım eşlik etmeye hazırdı. 


Eskilerden kalma bir bahçede bulmuştuk kendimizi el ele. Boyum kısalmış üzerimdeki elbiseler de küçülmüştü. Sadece koşmak isteyen bir ruh vardı içimde. Tasasız, sorunsuz, umarsız… “Koşma, düşeceksin.” demişti bana. İlk kez sesini duymanın verdiği şaşkınlıkla tökezleyip düşmüş, dizimi boydan boya kana bulamıştım. Ağlamak isterken nasıl ağlandığını bulmaya çalışmıştım. Bana yardım edip etlerime çimdik atmıştı mor imzalarını bırakarak. Birden tüm ihtişamı, yağmur sularının kanalizasyon borularından sızıp yer altına akması gibi geriye hiçbir iz bırakmadan yitip gitmişti. Acının verdiği güçle kadını ve bilgeliğini orada bırakmıştım. İçimde kızgınlığın soğutucu çölleri yanarken yaşlı ağlayışlara eş hiç durmadan koşan bacaklarımı aniden durdurmuştu önünden geçtiğim tek bir yaprağı bile olmayan cılız ağaç. 

“Nereye gidersen git ama koşma! Sana demedim mi koşma, koşarsan düşersin.” demişti nefes nefese çocukluğuma yetişen kadın. 

“Kimsin sen? Bırak peşimi! Kendi yaşıma dönmek istiyorum ben!” cevabı çıkmıştı ağzımdan. 

Sadece küçümseyen bir gülüş kaplamıştı ruhunun kıvrımlarını. Yeryüzüne ait olan her şeyi içine hapsedecek bir öfke hortumu yerleşmişti o an gözlerime. Dizimin kırmızısına tutunup ufacık da olsa aydınlığa kavuşma ümidini, kalbimdeki karınca yavaşlığı ve istikrarıyla taşıyarak arkamı döndüğümde, dev bir boy aynasına çarpmıştım. Devrilmemek için epey zaman sağa sola yalpalayan ayna en sonunda dengesini kurabilmişti.

“Yavaş be! Az kalsın canımdan ediyordun beni.” 

Sesin kimden ve nereden geldiğinden emin olamamakla birlikte artık her şeyin olağanlığına hazır olan benliğim, aynanın kalbine saplamıştı bakışlarını. Tıpkı masaldaki gibi hiç çekinmeden sormuştum:

“Ayna ayna söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada?”

Hiçbir karşılık alamamış, yeniden tekrarlamıştım sözcüklerimi. Bu kez kahkahalarında boğulan ayna, sinir bozucu gülüşlerinin puslu bulutları arasından şimdiki yaşımı göstermişti bana. Ansızın bedenimi ellerimle yoklamış, bana verilen ikinci şansta da çocukluğumu heba etmiştim. Hızlıca koşan küçük kızın ardından sadece yitip giden yolların izi kalmıştı. Kadın, varlığını unutturduğu gibi hatırlatmayı da bilmiş, teklifsizce sokulmuştu hiç ummadığım anda. İki elimi avuçları arasına almış ve bir anda bırakıp ellerini birbirine çarpmıştı. Tokat yemiş gibi afallayan zihnim; üşüyen kollarını ovuştururken tramvaydaki telaşlı insan trafiğinde bulmuştu kendini. 


İşte şimdi yine aynı ürpertici bilge kadınlığınla karşımdaydın. Korku yerine özlem duyuyordum sana karşı. Sonunda kavuşmuş olmanın hasreti yanıp sönüyordu bakışlarımda. Her nereye gideceksek yola çıkmaya çoktan hazırdı bacaklarım. Ve hiç koşmadan yürümeye.