Gecenin bile sarhoş olduğu bir zamandı. Yıldızlar kaybolmuş, ay artık takip etmekten yorulmuştu. Simsiyah gökyüzünün altında etrafa saçılan kıvılcımları seyrederken yakaladım kendimi. Belki küçük bir kıvılcım düşüncelerimin üstüne düşüp tutuşturur, ben de biraz olsun rahatlardım. Ateş yanarken arkadan uzun süredir dinlemediğim şarkılardan biri çalmaya başladı. Ateş sanki şarkıyı duyar gibi önce biraz sakinledi sonra yoğunlaşan duyguyla beraber için için yanan tehlikeli bir hal almaya başladı. Tebessüm yerleşti dudağıma, gözlerim gülümsedi karanlığa. O kadar derin iç çekmişim ki kor alev bile dalgalandı. Kafamı göğe çevirirken biramdan birkaç hızlı yudum aldım. Garip bir duygu kapladı bütün bedenimi. Hala tarif etmekten korktuğum bir duyguydu. Hem bütün hayatımı feda edebileceğim hem de yokmuş gibi yaşamaya devam edeceğim türden. Adını sayıklamaktan hala korkup köşe bucak saklanıyorum. Elimde bir kalem tutuyorum ama hiçbir şey yazmıyorum. Adını yazmaya çalışıp sonra üstünü karalıyorum. Böylece hiçbir şey yazmamış oluyorum. Kulaklarımda korkak kelimesi defalarca çınlıyor, duymazdan gelmeye çalışıyorum. Hayalini kurmaktan bile korkuyorum. Bira almayı bahane edip ateşi yalnız bıraktım. Yolu bilerek biraz uzattım. Ateşe zaman tanımam gerekiyordu. Döndüğümde konuşmamız kaçınılmaz olacaktı. Öyle uzun uzun cümleler kurmasına gerek yok. Adını ansa. Geçmişten ufak bir anıyı hatırlatsa, aşk dese, ölüm dese ben sabaha kadar konuşurum. Bana hiç insaflı davranmaz. Geri döndüğümde usul usul süzülen duman çoktan meydan okumaya başlamıştı bile. Ben de gözlerimi diktim, izlemeye başladım. Nasıl olsa cümleler birazdan dökülecekti. Mani olmaya çalışmayacaktım. Susarken bir sürü şey anlatacaktım. Merak ediyorum da kaç insan ateşin karşısında üşür? Kendi ellerinle çakmışsın çakmağı. Önce ince, cılız dalları tutuşturmuşsun. Ateşe can vermişsin. Sırf biraz ısıtsın diye. Umut ediyorsun. Alevler yükselmeye başlayınca ruhun da ısınmaya başlar diye bekliyorsun. Ama ruhun çok üşümüş.