‘’Polinomun çift dereceli terimlerinin katsayılar toplamı ile tek dereceli terimlerinin katsayılar toplamının çarpımı kaçtır?’’ Diye sordu Sezai, karşısında hayretle onu izleyen yirmi iki çocuğa bakarak. Tüm gözler ona kitlenmişti; sınıf, kocaman bir sessizliğe gömüldü. Kimselerden çıt çıkmıyor, herkes ya yeni zımparalanmış sıralarına ya da kara tahtaya boş gözlerle bakıyordu. Sezai sinirlendi. ‘’Ne biçim çocuklarsınız siz, anneniz babanız hiç mi öğretmedi size matematik!’’ Diye bağırdı. Sessizlik devam etti. Tam herkes bu sessizliğin ebediyen süreceğine kanaat getirmişken, arka sıralardan cılız bir ses duyuldu; ‘’Benim annem ile babam öldü öğretmenim, bana hiçbir şey öğretemeden öldüler, hiç tanıyamadım onları.’’ 

Sezai durdu, gözleri akmaya hazır bir çeşmeye gibi olan çocuğa baktı, geçmişini de peşinden sürükleyip derin bir yolculuğa çıktı.

Beş yaşındaydı. Varolan tüm insanlar kesik kesik hatırlar ömrünün beşinci yıllarını, o hiç unutmamıştı…


Sezai, birazdan sonsuza dek terk edileceğinden bihaber, hayran gözlerle karşısında duran annesine, geldikleri bu etrafı kalın duvarlarla örülü, kendisine kocaman bir şatoyu anımsatan yere bakıyordu. Bu şatonun bahçesinde onun yaşında olan, veya ondan birkaç yaş daha büyük çocuklar koşuşturup oynuyordu. 

Her yer bembeyazdı. Kar, tüm günahları örtmüştü o gün. 

Şatonun kapısına bir araba yanaştı. Bu araba Sezai’nin hayallerini süsleyebilecek nitelikte, bembeyaz, son model bir arabaydı. Arabanın içindeki adam Sezai’nin gözlerinin içine baktı. O an, o kısacık anda anlayabilirdi Sezai olup biten her şeyi. Belki anlasaydı annesine yalvarabilir, onu gitmemesi için ikna edebilirdi. 

Ama o bunu henüz düşünemeyecek kadar küçüktü. Asla bilemezdi hayallerini süsleyen arabanın içindeki adamın aslında onun hayallerinin katili olduğunu…

Annesi dizlerinin üstüne çöktü, son kez çocuğunun ellerini avucunun içine aldı, bir buse kondurdu yanaklarına, ‘’Sezai, ben şimdi gidiyorum. Sen bir süre boyunca burada arkadaşlarınla beraber kalacaksın, ben hafta sonu olduğunda seni gelip alacağım. Kendine iyi bak.’’ Dedi ve kalkıp o arabaya doğru yürümeye başladı. Sezai ilk önce annesinin gidişini, sonra da o arabaya binip uzaklaşmasını seyretti. 

Bilmiyordu artık bir annesinin olmadığını.


On üç yıl. Dört bin yedi yüz kırk beş gün. O on üç yılda, her hafta sonu pencerenin kenarında annesini bekledi. Bir umuda sarıldı, ama yılların üstünden buldozer gibi geçtiği o kadın, asla gelmedi.

On sekizinci yaşına bastığında, yetimhanedeki her gence yaptıkları gibi, bir kedi yavrusu misali kapının önüne bıraktılar Sezai’yi. Yıllardır içinde biriken kin ve öfkeyle hayata atıldı. O günden sonra dışarıda gördüğü her lüks arabanın içinde annesini aradı. Bazen nefret etti kadınlardan, bazen de çok sevdi onları. Seviştiği her kadının göğsünde hüngür hüngür ağladı küçük bir çocuk gibi. Her yıl kış geldiğinde, yeryüzüne düşen karları kendi kanıyla taçlandırdı. 

Tüm bu anılar zihninde çivili bir balta gibi oradan oraya çarparken Sezai’yi kendine getiren bir ses duyuldu; ‘’Öğretmenim?’’

Sezai karşısında oturan kırk dört göze de tek tek baktı ve, 

‘’Neyse, bugün tarih işleyelim.’’ dedi.