Çok olan her şeyden korkarım. Oysa sizin söyleyeceğiniz ne çok şey var, ne çok öneriniz. Kendinize biçip diktiğiniz hayaller kadar başkaları için de var. Kendi üzerinize oturan ve size yakışan tüm yaşantıları başkasının da giymesini istiyorsunuz. Başkalarının üzerinde de görmek istiyorsunuz. Onlara da yakışacağını düşünüyor, düşlüyorsunuz. Bu kuruntuya nereden kapıldınız? Ne çok kuruntunuz var. Oysa ben çok olan her şeyden korkarım.


Korkuyorum tüm önerilerinizden. Kendinizden önce başkaları için kurduğunuz hayallerden korkuyorum. Başkaları adına senaryolar yazıp başkalarının başından aşağıya roller geçiriyorsunuz. Azminiz, çabanız ve uğraşınız ne kadar da çok. Kendisi okuyamadığı için çocuğunu okutmak, çocuğu üzerinden güdüsünü tatmin etmek isteyen ebeveynler gibisiniz. Tam da bir ebeveynsiniz. Bitmek bilmiyor nasihatleriniz.


Aklınızda hep karşıdaki. Aklınız hep karşıda. Aklınızı kiralamaya neden bu kadar isteklisiniz? İstekten de geçiyorsunuz bazen. Zorlayıcı oluyorsunuz. Zorbasınız hatta. Kendi doğrularınızı kabul etsin istiyorsunuz. Sevinçlerinizi, coşkularınızı, heyecanlarınızı ve keyiflerinizi o da yaşasın. O da tatsın siz ne tattıysanız. Sizin sığındığınız o mutlu ve kutlu hayatın karşınızdaki kişi için karanlık ve rutubetli bir zindan anlamına gelebileceğini bilmiyorsunuz. Aklınızın ucundan bile geçirmiyorsunuz. Olasılıkları öldürmüşsünüz. Aklınıza düşmüyor hiçbiri. Bilmiyorsunuz. Sizi ısıtan güneşinizin başkalarını yakıp kavurabileceğini, yağmurunuzun boğabileceğini, çiçeklerinizden yakıcı alerjilerin bulaşabileceğini bilmiyorsunuz. Anlamıyorsunuz. Bayraklaştırıp da yükseklere astığınız değerlerinizin başkaları için asılmaktan öte bir anlam taşımayabileceğini…


Ne çok öneriniz var. Ne çok reçete yazıyorsunuz hasta zannettiklerinize. Gözünüz ilaç yetiştirilecek hastalar arıyor her gün, her saat, her an. Otobüsler, minibüsler, taksiler, caddeler, meydanlar, sokaklar, evler dolusu hasta var size göre. Size dokunan sihirli değneğin başkaları için işkence sopası olabileceğini bilmiyorsunuz. Sizi iyi eden ilaçların başkalarını zehirleyebileceğini... Ve dahi zehirlediğini.


Her şeye karşın bitmiyor öneriler. Yalnızken bile. Uzaklardan yakınlara geliyor. Telden tele uzanıyor. Afiş üstüne afiş. Görüntü üstüne görüntü. Paket paket, tarife tarife, kampanya kampanya öneriler… Başlar nereye çevrilse orada bir öneri var. Ne çoksunuz. Ne çok yerden saldırıyorsunuz. İhtiyaçlar icat ediyorsunuz. Uydurma ihtiyaçlar için uydurulan ne çok şey… Kanlı canlı insanlardan, ele avuca sığmayan becerileri kuşanmış el avuç cihazlarından, ekranlardan, kağıtlardan, kartonlardan, afişlerden, panolardan oluk oluk akan öneriler… Sel gibi. Afat!


Boyumu bosumu ölçüp de huyumu suyumu görüp de (gördüğü halde) bana yeni bir hayat diken terziler! Neden? Bu sahiplenicilik nereden? Gerçeği söyleyin açık seçik, bir kere olsun. Kumaşınızdan daha kaç kişiye yeni bir hayat çıkar? Sizi kim üzdü bu kadar? 


Peki, siz kimin önerisini yaşıyorsunuz? Kaçtığınız şeyin hızı ne kadar? Yok saydığınız şeyin büyüklüğü? Düşünmek istemediğiniz şey ne kadar yakıcı ve kesici? Cümlelerinizi maşayla tutup sunmanız bu yüzden mi? Düşünmemek için kendinizi kandırmanız? Dikkatinizin bizzat kendinizce dağıtılması? Yüzleşmemek, karşılaşmamak için uzak diyarlara kaçmanız da mı bu yüzden? İçinizdeki aynadan uzak durmanız? Kendinizle baş başa kalmamanız, kalamamanız? Hiçbir şeyin size yetmeyişi? Sizin hiçbir şeye yetememeniz? Yetişememeniz? Bu yüzden mi? Her şeyi durmaksızın değiştirip durmanız? Terk edişleriniz, elden çıkarışlarınız, iptal edişleriniz, açıp kapatışlarınız? Sıkılgan bir çocuğun yeni oyuncağıyla tanışması ile ondan bıkması arasındaki kısacık süre kadar tüm heves ve heyecanlarınız.


Varoluşun acısını ve ağırlığını cümlelere dökmeye güdülenmiş olan aklınıza hedef şaşırtmak için attığınız işaret fişekleri ne kadar parlak? Stoklarınız ne kadar dolu? Dahası, bir gün işaret fişeğiniz kalmadığında size ödünç verecek kaç kişi var hayatınızda? Birisi var mı?


Bir illüzyon sergilemek her gün... O kadar iyi bir gösteri ki önce illüzyonistler kanmış tüm yanılsamalara. İnandırıcı olabilmek için önce kendileri inanmışlar. Öylesine kanmışlar ki herkesi oyunun parçası sanmışlar. Şapkadan tavşan çıkarır gibi öneri üstüne öneri çıkarmak… Yüzlerde asılı kalan gülüşler… Gözlerinizin uzakları izleyişi ve hiçbir şeyi tam olarak seçemeyişi… Sizi her an her yere bağlı tutarken ne çok şeyden de koparan o elektronik cihazlarınız… Ne çok kişi ve şey var avuçlarınızda. Çok. Korkmuyor musunuz bu çokluktan? Dokunmaktan korkmuyor musunuz o saydam hayatlara? Sırça fanusların kırılıp da parmaklarınızı kesmesinden?


Parmağımı şıklatmayacağım uyanmanız için. Sizin uykunuz hayatınız olmuş bir kere. Uyurgezer bir ip cambazı gibi yürüyorsunuz, ip gibi gergin hayatınızın üzerinde. Sizi uyandırmayacağım. Uyanırsanız düşersiniz çünkü. Öldüremem kimsecikleri. 


İnsan… Kendisine iyi gelen her şeyin başkaları için de iyi geleceğine inanmıştır bir kere. Buna kanıt oluşturacak çok şeyi arayıp da bulmuştur yorulmaksızın. Bulduklarını da başkalarına önermiştir. Birlikte yaşamanın doğurduğu ortak alışkanlıkları alıp kullanmakla övünmüştür. Ortak zevkler, ortak duyuşlar, ortak düşünüşler ve ortak davranışlar edinmiştir. Hepsini öğrenmiştir ve öğretmeyi görev bellemiştir. Öğrenmekten kaçınanları sevmemiştir. Sürünün dışında kalanlar için kırbaç gibi şaklayan özlü sözler türetmiştir. 


Evet, ben sürüden ayrılanım ama kurt kapmadı beni. Kurdun kendisiyim çünkü. Bambaşka bir postla sarıp sarmalanmış vaziyette aranızda bulduğumda kendimi, her şeyi anlamak için henüz çok erkendi. Kim bırakmıştı beni içinize? Kimler için ben çirkin ördek yavrusuydum? Oysa ben ne ördektim ne de şapkadan çıkartılan tavşan. Kurttum ben ve bunu öğrenmeye vaktiniz olmadı hiç, öneriler kusup durduğunuz için. Duymadınız beni, kendi sesinizin kesintisizliğinden. Ulumayı duymadınız. 


Kabuğu kaldırıp bakmadınız altındakilere. Anlayabilmek için elinize bir fırsat geçse siz bunu karşınızdakini değiştirip kendinize benzetmek, kendinize uydurmak için kullanırdınız zaten. Çevrenizde sizden ne kadar çok olursa kendinizi o kadar güvende hissedersiniz. Övüncünüz bundan ibaret.


Anlatmak için dinlediniz hep. Dinlemek denilen şey, konuşma sırası size gelene kadar katlandığınız bir süreçti sadece. Cankulağıyla dinlemediniz hiç. Çünkü karşınızdakine söyleyeceklerinizi üretip düzenlemekle meşguldü zihniniz, karşınızdakinin ucundan kıyısından dinlediğiniz sözlerine karşıt savlar üretmekle meşguldü. Onun savlarını yanlışlamak içindi tüm gayretiniz. Bunun için ne çok yanlışa meylettiniz. 


Boşlukları görüp göstermek yerine boşlukları boş şeylerle doldurmayı yeğlediniz. Perdeleri kaldırmak yerine indirmeyi… Ateşe dokunup da yakıcılığı öğrenmek yerine kıvrılıp uyumayı yeğlediniz kenarda köşede. Kırılıp dökülen önerilerinizi halının altına süpürmeyi… Anlamadan önce anlamlandırmayı yeğlediniz ve en büyük yanılgınız da buydu işte.


Önerilerinizi oyuncak ettiniz kendinize. Oynadınız. Oyunlaştırdınız. Oynamayı reddedenleri kandırmak için ne oyunlar ettiniz. Kimi kez onları oyuna getirip başardınız da. Zorla oyuna kattıklarınızın oyunbozanlıklarını dilinize doladınız. Önerilerinize kulak asmayanların, sizin gibi yaşamayanların bir oyun çevirdiklerine inandınız. Bu oyunu bozmak için çabanıza çaba kattınız. Oyuna geldiniz, oyuna getirdiğinizi sanırken. Varoluşun gerçekliğinden yalıtılmış bir oyun bahçesine çevirdiniz dünyanızı. Gözünü bağladınız nice göz bağıyla.


Artık bu toplu oyunun dibi tuttu, büyük çocuklar! Sizi izlemekten çok sıkıldım. Çok olan her şeyden korkarım. Haydi, dağılın! Oyuncaklarınızı kendinize saklayın. Kimseyle paylaşmayın. Kırılmasın.


Şimdi tüm okuduklarınızı unutun. Unutun ki bir tek şey kalsın aklınızda: Hiçbir önerinizle ilgilenmiyorum ve hepsini reddediyorum.


Çelişkiye düşmüyorum. Size bir şey önermiyorum. Önerecek olsaydım şunu yazar bırakırdım: “Kimseye bir şey önermemeyi öneriyorum.”


Yazdım ve bıraktım.