Köyde, iki büyük seranın arasında, iki katlı bir kulübemde; ruhum, sinirlerim ve ben yaşıyoruz. Ruhum ve sinirlerim üst katta, ben de alt katta yaşıyorum. Ruhum, sakallı ve şişman; sinirlerim ise her şeyi bilen, cılız ve sabah akşam sarhoş gezen bir şey. Ama siz onları boş verin çünkü dört saattir ortalıkta gözükmüyorlar. En son bana söz vermişlerdi, oturup mubabbet ederiz diye. Bir demlik çayımı demlemiştim bile onlar için. Vah vah, yazık oldu şimdi. Üzüldüm gerçekten. Beraber çay içip iki lafın belini kıracaktık. Üstelik söz vermişlerdi ve sözle yetinmeyip çayın yanına kek de getireceklerdi. Bu ikiliye de güven olmayacağını anladığımda o güzelim koltuğumda oturup öylece kalakalmış buldum kendimi. Bir an için türlü cinayet sahneleri canlandı gözümün önünde. Ruhum ve sinirlerim için endişelenmeye başlıyor, acımasız ve kanlı bir cinayete kurban gittiklerini düşünüyordum. Beynim türlü oyunlar oynuyordu ve oldukça da eğleniyordu sanırım benimle.

Bir anda öfkeyle kalktım koltuğumdan. Bir öfke topuna dönmüştüm resmen. Dışarıdan bakıldığında belki acınası, belki de komik bir durumdaydım.


"Vay namussuzlar, vay alçaklar, vay zıppolar, vay fırıldaklar!" diye bağıra bağıra kulübemden çıktım. Odun kesmek için kullandığım baltayı da aldım mı elime, vay hallerineydi şimdi. Koskoca köyde beni nasıl yalnız bırakabilirlerdi ya, nasıl yani hangi akılla, hangi cesaretle?

Koskoca köyde, elimde baltayla başladım koşuşturmaya. Ormana doğru sokuldum. Ayaklarımın altına dikenlerin battığını hissedebiliyordum ama nafile. Beni durduracak hiçbir güç yoktu ki. Bu öfkeye sebep olanları arıyordum ben. Durur muyum hiç?

Ölümü özletecektim o iki dingile. O iki salağa ölümü özletecektim. Ant içmiştim, dönüşü yoktu.


Yaklaşık üç saat geçmiş. Üç saattir durmadan koşuyordum. Hiç durmamıştım ve bitkin düştüğümü acınası bir hâlle hissedebiliyordum.


"Dinlensem iyi olacak," diye düşündüm. Hemen karşımda da bir çeşme duruyordu. Koşar adımla vardım çeşmeye, oturdum ve bir sigara yaktım. Hava kararıyordu, ortalıkta ses seda yoktu. Aklım hâlâ "kayıp" ruhum ve sinirlerimdeydi. Sigaramın dumanı çeşitli şekiller çizerek yükseliyordu. Belki de küfür ediyordu.



On beş dakika oturmuşumdur tahminen. Artık kalkmak zorunda olduğumu biliyordum. O lanet ikili yüzüne burada kurda kuşa yem olmamalıydım. Onlar beni düşünerek mi terk etmişlerdi sanki de ben onları düşünecektim?

Yağmurun çiselemeye başlaması, beni biraz daha hızlı hareket ettirmeye zorladı. Geldiğim yolu tekrar geri dönecektim. Hava iyice kararmıştı ve sadece elimdeki baltaya güveniyordum. Başka da güveneceğim bir şey yoktu zaten.


Bir sürü dikenlerin ve ağaçların içinden geçme savaşımı tamamladıktan sonra nihayet kulübem gözükmüştü. O güzelim, canım, ciğerim kulübemi görmek yetmişti ayağıma batan dikenlerin acısına merhem olmaya. Bazen böyledir; gördüğünüzde sizi en mutlu eden şeyler, birden tüm acınızı hafifletir, bitirir. Bu bir nimettir işte, değerinin bilinmesi gereken bir nimet!



Kulübeme geldim sayılırdı. Bir de baktım ki kazanlar kaynıyor. Yine türlü kurgular kurulmaya başlıyordu beynimde. Yavaş yavaş yaklaştım kazanlara. Birinde çorba, diğerinde et vardı. Mis gibi de koku yayılmıştı etrafa ve zaten açtım. Dalsam mı diye düşündüm ama bunlar neyin nesi, sorusu da içimi huzursuz etmişti. Baltamı kendimi savunacak pozisyonda tuttum. Kulübemi kontrol etmem gerekiyordu. Ağır adımlarla, tehlike olabilir düşüncesiyle yaklaştım. Birinci kat temizdi, iyice bakındığıma emindim. Yine ağır ağır ikinci katın merdivenlerinden çıkmaya başladım. Baltamı temkinli tutmakta ısrarcıydım.


İkinci kattaydım, karşımda da ruhum ve sinirlerim duruyordu. Çok öfkeliydim. Elleri ve ağızları bağlı, korku içinde öylece bana bakıyorlardı. Yavaşça sokuldum ve teker teker ağızlarını açtım.

"Neredeydiniz adiler, sünepeler? Halimden haberdar mıydınız, bekledim sizi, bir demlik çay boşuna gitti!" dedim. Çok yüksek sesle demiştim bunları. İkisi de dolu gözlerle önce birbirlerine sonra bana baktılar.

Ve:


"İnsanlar, insanlar kaçırdı bizi. Biz gelecektik, yoldaydık. Kekimizi de yediler, bizi dövdüler. Çok kötü davrandılar. Elimizi kolumuzu bağladılar. Ne yapalım, söylesene ne yapabilirdik? Her zaman yanında değil miydik? Nankör, insanlar kaçırmasaydı geliyorduk. Zaten aramızda bir kat var. Biz o kadar düşmedik, geliyorduk. İnsanlar kaçırdı." dediler.


Öylece kalakalmıştım. Donmuştum resmen. "İnsanlardan nefret mi etmeliydim?" diye düşünüyordum. Hem de donuk bir halde.