Üzerime begonyalardan bir çarşaf açtım

İpek örtülü karyolalarda uykularım kaçtı

Ve denedim bir patates çuvalının üzerinde

Daha iyi uyunurmuş gerekirse

Gözlerimi açıp bakınca bu insanlar ve ağaları

Doruk toprakların çarları kıyı beyleri

Aşktan anlamıyormuş


Ben yazmadım sevgiden nefrete ulaşmayan

Beynini bir tümör gibi kurcalamayan hissi

Ben anlatmadım ellerini beyaz bir ağıt gibi uzatan

Saçlarıma kara bir çığ gibi düşen o hikâyeyi

Yalnızca bir ayaz başladı ve üşüdüm

Çakmağını çakamadığın o acı soğuktaki gibi

Etimden çıkmayan söz

Titremeden önce de vardı

Sonra hareket

Sonra bir yerde ısınma lütfu

Ama artık geç

Artık sayfa aralarında kalmış o aksan ve lügat

Dağları bölen hırs ve nefretin altında

Ezilmiş

Hiç açmayacak tohumlar taşıyor


Kökleri unutulacak ağaç iskeletleri

Çiçek leşleriyle beraber

Varlığı kötüleyen ibadet evleri arasında

Kulakların arkasında çalan bir vaaz veriyor

Yalnızca dinlemiş olmak bile orada

İşe yarar sanıyorsun

Kurtarır beni dünyamın gelgitinden

İşte tüm bu kaçık fikrin peşinde bir bıçakla

Öfkeyle koşarken

Ben yazmadım insancıl pisliklerimi

Aşkım dahil

Terim hariç


Sebepsiz değil ağza alınmaz değil

Velhasıl bir kahır krizinde atılmış adımlar

Göğsüme gelip çatan kapımı çalan işkence

Bir sitem ağrısı bir dilekçe

Sebepsiz değil

Kızgınım ve daha büyük bir ağrı değil sevgiler

Ardı sıra çarklara

Ruhumu işleyen vebalara dizilen sevgiler

Dönüştüler orada koyu bir nefrete

Bir karanlıkla parlayan gözler

Alıştılar ve açıldılar ona doğru

Bir aydınlanmaydı ama karanlıkta kalarak

Karanlığı çekerek



Benim hikayemden

Senin hikayenden kime ne

Fakat bizim

Acımız iyice anlaşılsın

Bunu değil bir kasvetle

Bir hırs bir kenetle bildireceğim

Sonra bir gün durulup aşkın marşı

Kalemimden duyulabilir ama adını söylerim

Ve bu delilikte eskiyen bakışların hatırına

Edecek bir çift söz bulurum

İğne uçlarında dalgınlaşıp

Yeniden ve her şeyden evvel

Hatırlamakla mahvına dalacağımız sevgiden

Bunu yazarak çıkmam

Çocuğum

Orada edindim ve orada kaldım

Şimdi tek tek taşıdığım yükü

Göğsümü delen

Defalarca bağırdığım şu nefreti

Bir de Yunanca söyleyeceğim

Bir de insanca

Buna şiir demesinler

Öyleyse bana şair de

Ben yazmadım

Taze ve canlı

Bir tırnak ucuyla dokunulsa yağmur getirecek olan

Dualardan bile önce titreyen kelimeyi

Otuz yaşında say beni üç dizede altı yıl yaşadım

Dingin bir öfkeyim

Alnım önce kırışmış

Önce gözlerim solmuş

Sabah denizi gibi serilmiş öfkem üzerine düşen

Çakıl taşlarını bir bir

Kat kat göstereceğim yüzeyde

Zararsız

Kendi çemberimde sönüp giderek

Ve genişleyip yeni bir sonsuzluk örüp

Katılacağım yanına

Dokuz ay çalışıp bir aşk doğuracağım

Metal kaplı ve pas kokulu

İşleyen bir aşk oradan

Barutla bilenmiş iyice dövülmüş

Ezilen bir imtiyaz gibi

En çok kin soluyan ateşle beslenen

İçten içe içten içe duvarlarımı

İçine katıp beni de

Kendini de yok eden

Bir aşk ki artık göğsümde

Pasaklı bir kelimedir.