Şehrin ayazı fena olurdu. Hem de öyle fena ki “Ensesine yapıştı mı sıtmaya tutulmuş gibi zangır zangır titretir adamı.’’ derdi çaycı Zebercet. O yüzden beyaz taneleri havada görünce sevinmişti çocuk. Kar yağınca bir iki gün de olsa kırılırdı ayaz. Sonrası Allah kerimdi. Bir de iki lokma ekmek bulsa karnını doyuracak, değmesinlerdi keyfine. Doğrusun doğru barakaya gider, yün battaniyenin altında vurur kafayı bir güzel yatardı. Ama boya sandığını zabıtaya kaptırmıştı az evvel. ‘’Kör olasıcalar,’’ dedi Bakkal Nermin gibi. ‘’Kim bilir ne vakte geri verirler.’’ Eli mahkum, birkaç gün aç kalacaktı yine. Aç olunca da yün battaniyenin altında bile üşür, gözüne uyku girmezdi insanın. ‘’Ulan,’’ dedi, ‘’ulan bizdeki talih de düşman başına be!’’ Bitirim Şevket’in sözüydü bu. Kahvede cigarasına pişpirik oynarken söylerdi hep. Sonra bir de tükrüğünü topladı ağzının içinde, yine onun gibi kaldırımın ortasına fırlattı:

Hırk, tuu.


Tükrük, oradan geçen kodamanın gıcır çizmesine yapıştı. Yandık, dedi çocuk kendi kendine. Bir iki geriledi, gerilerken geceki yağmurdan kalma çamurlu suya girdi ayağı. Tam kaçacaktı ki ensesinden yakaladı adam. Çocuk nefesini tutup gözlerini kapattı. Yediği şamar yanağında kızıl bir yangıya dönünce acısından neredeyse ağlayacaktı ama tuttu kendini. Anası öldüğünde ‘’Ağlama,’’ demişti gündelikçi Aysel. ‘’Artık koca adam oldun. Hiç yakışıyor mu ağlamak?’’


Adamın, hırsını aldıktan sonra yürüyüp gittiği yöne doğru baktı. İyice uzaklaştığını görünce yumruklarını kaldırıp ‘’İyi yaptım ulan!’’ diye bağırdı ardınca. Battığı çamurlu su, ayakkabısının yırtığından içeri sızmıştı. Bir de buz gibiydi namussuz. İğne iğne kemiriyordu çorapsız ayağını. Gıcır çizmeleri düşündü. Allah da kime vereceğini bilmiyordu işte. Töbe töbe, dedi bilyacı Nuri’nin nenesi kör Sebahat gibi. Allah'ı karıştırma bak! Taş olursun taş!


O esnada gözüne yerde duran bir şey çarptı. Çocuk, çamurlu suyu silkelemek için hızlı hızlı salladı ayağını. Sonra ellerini dizine dayayıp ağır ağır eğildi rükûya varır gibi. Şişkince bir cüzdandı yerde duran. Kimin olduğunu anlamak için gözlerini kaldırıp sağına soluna bakındı. Kimse oralı değildi. ‘’Kesin gıcır çizmelinindir,’’ dedi kendi kendine. ‘’Beni haşlarken düşürmüştür.’’ 


Anası olsa ‘’Götür ver sahibine,’’ derdi. Cüzdan o uyuz herifin değil de başkasının olsaydı koşa koşa götürürdü zaten. Anası olsa ‘’O zaman bir caminin avlusuna bırak da fakir fukara alsın.’’ derdi bu sefer. Ama anası olmadığı için çocuktaki hükmü buraya kadardı. Biraz da rahmetliye inadından, cüzdanı bir çırpıda alıp cebine attı çocuk.


Birkaç sokak ilerleyince bulduğu bir kapı eşiğine sokuldu, cüzdanı cebinden çıkarıp ötesine berisine bakmaya başladı. İçindeki parayı görünce gözleri öyle büyüdü ki, Tıraş Abbas görse ‘’eşek gözü gibi’’ derdi. Üç ay karnını doyurur, kışı sağ salim atlatırdı bu parayla. Azıcık odun bile alırdı belki. Ya da yeni bir boya sandığı… Sonra ucundan baş parmağının fırladığı ayakkabısına ilişti gözü. Arkasındaki kapı açılınca hemencecik kalktı oturduğu yerden. Kara boyalı ellerinde sıkı sıkı tuttuğu cüzdanı cebine geri koydu ve dilinde ıslıklı bir havayla yeniden yürümeye koyuldu. 


İşe çıktığı vakitler gözüne kestirdiği, camekanı allı pullu bir ayakkabıcının önüne gelince tereddüt etmeksizin girdi içeri. Müşteriler içeri giren çocuğu görünce önce biraz para ister, sonra da gider diye düşündüler. Ama o kendisine yönelen bakışları fark etmedi. Sıra sıra dizilmiş iskarpinlere, takunyalara, ayna gibi parlayan ruganlara baktı tek tek. Müşterilerinin kaçmasından korkan dükkan sahibi seslendi tezgahın arkasından: ‘’Neye bakındın aslanım? Ayakkabı mı alacaksın?’’

‘’Evet ağabey,’’ dedi çocuk gözlerini karşısında duran çizmeden ayırmadan. Müşteriler dikkat kesilmişti. Kırmızı iskarpinleri inceleyen bir kadın, ayakkabıyı bırakıp çapraz astığı çantasına attı elini. Kızına ayakkabı deneten bir başkası arka cebinde cüzdanının durup durmadığını kontrol etti. Dükkan sahibi sinirlenmeye başlamıştı. Hızlı hızlı yürüdü çocuğun yanına. Ayakkabısının ucundaki yırtığa, kısalmış pantolonunun dizindeki yamaya, kapkara ellerine baktı. Rengi atmış kazağının sökülmüş yakasından tutup ‘’Hangi parayla alacaksın ulan?’’ dedi. ‘’Yürü hadi! Başka kapıya!’’ Çocuk adamın mengene gibi sıkan ellerinden kendini kurtarmaya uğraştı. ‘’Bırak be ağabey,’’ dedi, ‘’yedik mi pabuçlarını?’’ Cebindeki cüzdanı çıkarıp havada salladı. ‘’Al, işte burada paran.’’ Cüzdanın şişkinliğini gören yaşlı beyefendi ‘’Kesin,’’ diye bağırdı. ‘’Kesin hırsız bu!’’ Kadın küçük bir çığlık koparıp koşar adım çıktı dükkandan. Dükkan sahibi, yakasını bırakmadan tezgaha doğru sürükledi çocuğu. ‘’Polisi arıyorum,’’ dedi. ‘’Onlar öttürür seni.’’

Neredeyse dilenci Ali gibi yalvaracaktı çocuk. ‘’Allah rızası için.’’ diyecekti. ‘’Gönderme beni kodese. Buldum ben bunu, buldum. Çalmadım bak, valla billa!’’ Ama sonra Cemil geldi aklına, Komünist Cemil. Çocuk ayakkabısını boyarken gelip geçenler her defasında sorarlardı Cemil’e: ‘’Ulan hiç mi korkmuyorsun? Kodesi boylarsın bu gidişle!’’ Önce gülümser, sonra ‘’Neyinden korkacağım yahu?’’ derdi Cemil. ‘’Bizim memlekette kodes, çoğu için na şu sokaklardan iyidir. Bu vakit cayır cayır yanar sobası mesela; odun derdi, kömür derdi yok. Günde üç vakit de kayıntı var. Sonrası nasılsa bahara çıkar.”