Bir hırkadır giydiğimiz ve başkalarının çıkardığı. Bizden önce hayatlar vardı. Bizden sonra da hayatlar olacak. Biz arada bir yerde hayat yaşıyoruz. Arada bir yerde iz bırakabilmeyi başarmalı insan. Bir izi olmalı yeryüzünde, bir izi ve bir inancı. Etten, kemikten olmamalı insan. Bir yeri olmalı, derdi olmalı insanın.



Yavaşlayan bir şeyler var. Yavaşlayan ve yavaşladıkça acıları yenileyen, insanı bir yerden diğer yere, renklerin, seslerin, dokunuşların üzerinden savuran. Acılar kapatıp yeni acılar açan; sevinçleri çoğaltıp, sevinçleri görünmez kılan. Yavaşlayan bir şeyler var. Tepkisi alınmış, toplumuyla uyum sağladıkça kendisiyle çatışan bir kalabalığın içinden yürüyorum. Çocukluğumu çoktan unutturdular bana. Annem hatırlatıyor her adımımda. Gençliğiminse yanından geçiyorum sessiz sedasız. Bir türkü mırıldanıyor bana: “Bu ne çıldırtan denge/ Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.” Bahçeler ve çöller arasında yürüyorum bütün ömrümce. İnsan hangi yolculuğa çıkarsa çıksın bahçeler ve çöller arasında. Her yolculuk kendi acısını, sancısını ve sevincini doğuruyor. Ancak insan en çok acıyı hatırlıyor ama sevinci söylüyor. Ölüme yazgılı olmanın en hazin yanı bu. Ölüme yazgılı olmayı aşmanın tek yolu sevmek sanıyor ve onda da -onda bile- yanılıyor. Sevmek -çoğu zaman- yalnızca günü, belki de ancak an’ı kurtarıyor.


Hızlanıyor bir şeyler. Kalabalıklar, sözler, renkler hızlanıyor. Sesler hızlanıyor. Hiçbir sesin diğerini beklemeye zamanı yok, hiçbir renk diğerine tahammül edemiyor. Kurbağalara bakmaktan geliyor Yakup ve bunu kendine her gün defalarca söylüyor. Kurbağaların kalabalıklığı kadar kalabalık ve hızlı insanlar. Her türlü çağrılmanın bütün adlarını sayıyor insanlar. Eskiden aşkların, dağların, denizlerin, yıldızların adını ezbere bilen insan-soyu, anbean elinden kayıp gidenlere, gönlünden düşenlere berbat isimler yakıştırıyor. Birbirlerini bambaşka isimlerle çağırıyor. Oysa ben yalnızca Yakup diyorum herkese, Yakup! Onu ve kurbağalarını anıyorum her gün, gün doğarken, gün batarken. Sonra adımlarım sıklaşıyor, geçip gençliğimi hızlanıyorum. Hayat bütün hızlardan daha hızlı akıyor, yaşarıyorum, yeşeriyorum, kendime ağlayabilme maharetimin azaldığını hissediyor ve yalnız buna ağlıyorum. Ağlayamadığıma ağlayabilmeme şaşırıyorum -ki bu son zamanlarda insan olduğuma dair hissettiğim en güzel duygu bu-. Çünkü hiçbir hayvan şaşkınlığını korkudan bağımsız kotaramıyor. İnsan olmanın tek ayrıcalığını hissediyorum. Ağlarken asla korkmuyorum, ben oluyorum.


Duran bir şeyler var. Zaman diyorum ben. Asla değişmemiş, değişmeyecek olan tek şey. Durduğu yerde her şeye hükmeden, yaratılmışların en dehşetlisi, en korkuncu… Tanrı’nın demir elinden çıkan en vahşi yaratık. Öz babasının canını alırken bile kılı depreşmemiş şahsiyet. İçimizin ihtiyar heyeti. Aşklarımızın zabiti. Sevdalarımızın babası. Anılarımızın analığı. Kocaman, duran bir boşluk. Çocukluğuma gidiyorum, yanımda zaman; gençliğimden dönüyorum yanımda zaman. Duran bir şeyler var. Çocukluğumun orta yerinde bu yaşımla duruyorum şimdi. Bu yaşımla oynuyorum aynı oyunları, bu yaşımla seviyorum koştuğum bütün sokakları, doğarken bu yaşımlayım, annemden süt emiyorum bu yaşımla. Çocuğum, yalvarıyorum Tanrı ölüyor, acıkıyorum annem. Tanrı ölüyor diyorum anneme ve koşuyorum soluksuz çocukluğumun hırpani kaldırım taşlarında... Büyüğüm, yalvarıyorum annem, acıkıyorum Tanrı gidiyor yanımdan.


Şimdi Mars’ı falan ziyaret ederken, yeni bir kan hücremizi keşfe çıkıyor, biraz da kendimizle eğleniyoruz belki, bilmiyorum. Belki bir boyuna inen kılıçla, o boyunu saran öpücüklerin dehşetli birlikteliği hiç terk etmedi, etmeyecek bizi. Ama duran, hızlanan ve yavaşlayan bir şeyler var. Ve ben çöllerle bahçelerin ortasından yürüyorum.


Şimdi, şurada, yanı başımda Bach çalıyor. Diğer yanımda bir ağıt. Yavaşlayan bir zaman gibi hızlanıyor melodiler. Giderek duruyorum. Beynim melodik bombardımana tabi tutuldu, tanrı öldü, zaman durdu.