Satırlar parmaklarımın ucundan dökülüyor. Dünyadaki bütün öykü kitaplarının sonunu aynı cümleyle bitirmişler. Belki diyorum, unutmak mümkün olsaydı unuturdum. Ya da sevmek delicesine… Özleyememek isterdim yirmi dört saat seni gördüğüm için. Saat sabahın 05.00’i. Bu dakikalarda göğsümün içinde farklı bir ütopyanın marşı çalıyor. Camdan bakıyorum. Sanki bir daha hiç geri vermeyecekmiş gibi soluyorum havayı. Ciğerlerimin olaydan haberi yok, günlük rutin zannediyorlar bu hissettiğim şeyi. Yirmi dört yaşına basıyorum o pencereden bakarken. Hâlbuki daha dün on sekizime yeni girmiştim. Aşağıdan bir ses duyuyorum, mahallemize uçaklar inmiş. Pilotlar kafalarına taktıkları şapka ile selam veriyorlar bana. Sanki kayda değer bir hayatım varmış gibi üstüme alınıyorum bütün eğik başları. Aşağı inmeye niyetlenip pencereden uzaklaşıyorum. Arkamı döndüğüm an salonumuzun ortasındaki kocaman saksıyı görüyorum. Doksan metrekare olan salondan sürtünerek çıkmama sebep olacak kadar büyük bir şey. Aşağı iniyorum, korku var içimde. Sanki aldığım nefesler göğüs kafesimde müebbet yiyor. Merdivenlerin her adımımda kaybolduğunu görüyorum. Basarsam ben üzerindeyken benimle beraber yok olacakmış gibi hissediyorum, olmuyorlar. Dış kapıyı açıyorum tüm gücümü kullandığıma kendimi ikna ederek. Kapının üzerindeki cam süslemeler yere dökülüyor. Az önce pencereden gördüğüm bütün uçaklar uçmuş. Olay yerine sonradan tekabül eden savcı gibi sorgulayıcı bakıyorum etrafa. Sanki az önce gördüklerim bir rüyaymış. Hiç kalkmamışım sırtımın tüm gün ağrımasına sebep olan yumuşak yatağımdan ve hiç çıkmamışım beni özgür hissettiren o kirli pencereye. Sokağın başında -daha önce bir kez dahi görmediğim- mutlu bir simitçi görüyorum. Kalbimi kırıyor bu kadar mutlu olması. Bencil birisi değilim, sadece insanların bu kopan kıyameti görmemeleri gururuma dokunuyor. Belki de bencilimdir, bilemiyorum. Dün akşam yatmadan önce içtiğim kahveme yanlışlıkla fare zehri atıp atmadığımı düşünüyorum, eğer ki öyleyse şu an hayatımın ikinci bölümüne geçmiş olduğumun bilincinde olmalıyım en azından. Simitçinin yanından asla simit almayacağımı ima eden bakışlarımı gizleyerek geçiyorum ve alt sokağımıza giriyorum. Yatağımın kırık parçasını tamir etmek için babamla beraber gittiğim nalbur çıkıyor karşıma. Amerikan bandı satmayan, bizim istediğimiz vida numarası hariç bütün vidaları satan ve malzeme listesine bir tane bile tik atamadan çıktığımız bu nalbura selam vermemek için kaldırım değiştiriyorum. Omzum ağrıyor ben etrafı izleyerek yürümeye devam ederken. Sanırım penceresiz odamın en rüzgâr alan bölümünde cereyanda kalmışım. Karşıma çıkan ilk kafeye girip duvar manzaralı masaya geçiyorum. Daha önce hiç kafeye gitmemiştim, bu ilk. Ve ben daha önce hiç şeker atmadım kahveme. Hiç karıştırmadım çay bardağımı, mutlu olduğumuzun bir belirtisi olan şıngırdama sesiyle. Hiç dışarıda ellerim cebimde olmadan yürümedim. Hiç kaybolmadım çıkmaz sokaklarda. Hiç bulamadım aradığım en güzel öyküyü. Sahiden, ben genelde hep "hiç" oldum. Hâlbuki çok ümitliydim; bu hayatın mutlu sonla biteceğine, sallandığım salıncağın hiçbir zaman durmayacağına, okulun önündeki bakkaldan aldığım on kuruşluk dondurmanın yazın bile erimeyeceğine, babama sarılacağıma, babama hep sarılacağıma... Düşüncelerim henüz bitmemişken sipariş ettiğim kahve masama geliyor. Beş adet şeker katıyorum içine. Bu benim mutluluğa dair attığım ilk adım. Heyecanlanıyorum kaşığı bardağa sokarken. Bu sefer olacak mı gerçekten diye içimde tuhaf bir his beliriyor. Henüz kahvemi bitirmemişken kafenin ışıklarını kapatıyorlar. Sandalyeler birer birer masaların üzerine konuluyor. Sıra bana geldiğinde hızlıca kalkıyorum yerimden ve ellerimi cebime koymayı unutup dışarı çıkıyorum. Sokaktaki herhangi birine tutunup beni eve götürmesi için rica etmek istiyorum. Ricadan da fazla, yalvarmak belki… Ait hissedemiyorum bu kaldırım taşına, ait hissedemiyorum yaprakları yeni dökülmüş bu mahalleye. Beni arabasına alıp çocuk koltuğuna oturtmalarına ihtiyacım var. Belki bu biraz zor olur, o halde elimi tutup odama götürsünler diye bir hayal beliriyor zihnimde. Evimin iki sokak ötesinde kayboluyorum, ilk kez bugün kayboluyorum ben. İlk kez bugün içecektim o şekerli kahveyi. Belki de ilk kez bugün mutlu olacaktım. Kaldırımdan inip yola geçiyorum. Arabaların gidiş yönünün tersine doğru koşmaya başlıyorum. Hissettiğim şey bundan farksız. Ben hayatım boyunca arabaların tersine doğru koşmuşum demek ki diye aydınlanıyorum. Sonra vazgeçiyorum ve eve doğru gidiyorum. Gökte kocaman bir afiş, Freud’un sözlerini görüyorum: "Dil sürçmesi yoktur, bilinçaltında saklanan bir gerçeğin bilinçsiz bir anda ağızdan kaçırılması vardır." Siyasi bir partinin bayraklı tanıtımı gibi asmışlar iki binanın arasına. Kısa bir süre bekleyip tekrar okuyorum. Babamı kaybettikten dört ay sonra başka birisine yanlışlıkla baba dediğim an geliyor aklıma. Bilinçaltımda babamı saklamış olduğumu duymak beni iyi hissettiriyor. Hep kafamda kurduğumu zannederdim ama bu sefer Freud söyledi diyorum, Freud’lar yalan söylemez. Ben, ellerim vücudumdan dökülürken kaldırıma yatıp bir daha uyanmamak üzere gözlerimi kapatmamak için zor duran bir çocuğum şimdi. Hiçbir işe yaramayacağını bilerek on yıl önceki kendime nasihatler vermeye gidiyorum. Evimi dağıtmaya, bütün yazdıklarımı çöpe atmaya gidiyorum. Penceremizi kapatmaya, yemek masamızı kaldırmaya, cuma günlerini takvimden silmeye gidiyorum. Bugün on üç yaşındayım. Beş dakika sonra kaç olacağımı ben bile bilmiyorum. Dış kapımızda asılı olan isimliği Florya’daki bir çocuk parkının toprağına gömmek için yerinden söküyorum. Ben Cemal, ben Peyami, ben Reşat. Ben kelimeleri yarıda bırakılmış sıradan biriyim. Bugün Ferdi, yarın Müslüm, diğer gün Orhan’ım. Şu an batmasını istediğim dünya için yarın kaç gece gizlice ağlarım bilmiyorum. Taşları yeni boyanmış bu sokağın ortasında yere çöküyorum. El sallıyorum gökyüzündeki bütün uçaklara, nalburlara ve kapanan kahvecilere. Bir de simitçiye...