"Gömleğimi ıslatan kan arkadaşlarıma ait olmalı. Sıcak, yapışkan, tiksinç... Cıvıl cıvıl gülüşleri, oyunlarımız, oyuncaklarımız artık yok. Ne uğruna vazgeçiyorlar bizden? Hatırlamıyorum. Sanırım ölüme yaklaştıkça zihnim yeryüzünden kopuyor. Boğazımda hissettiğim şey bıçağın soğukluğu olmalı. Oysa onca can aldığından ötürü utançla kızarır sanıyordum."


"Gözlerini aç küçüğüm. Her şey sona erdi. Güvendesin."


Perjev'in gökyüzüne yakışan evlerinin birindeydiler. Bulutlar parmak uçlarında, şehir ayaklarının altındaydı adeta. Fırından az önce çıkmış buğday ekmeği ile taze demlenmiş çay kokusu dolanıyordu etraflarında. Evdeki çocukların çıkardığı gürültüden dolayı ev sahibi, misafirleri için dama sade bir sofra kurmuştu. Şans onların yanında olduğundan hava serindi. Rüzgar ise mırıltıdan ibaretti. Üzüm, peynir, zeytin, tereyağı, çay ve ekmekten ibaretti sofra. Yıllarca süren arkadaşlıktan daha güçlü bir bağ olan kılıç dostluğu samimi sohbetler doğuruyordu. Sato ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra konuşmaya başladı.


"Binbaşı Utarit ne çok çocuğunuz var öyle. Hem şövalyelik gibi bir yükün altına girip hem de çocuk yetiştirmek zor olmuyor mu?"


"Onlar savaş yetimi, Sato. Aileleri elimde ya da yanımda can verdi. Yetimhanede, sokakta heba olmalarını istemedim. Başta bana pek ısınmasalar da artık beni seviyor olmalılar. Hissediyorum. Ben de üzerlerine titriyorum." dedi başını kaldırmadan Utarit. Sato'nun aklına ustası Gandesur geldi. Sato'nun 'heba' olmaması için o, on senesini harcamıştı. Geçmişini irdeledi. Yemek yemeyi reddettiğinde saatlerce dil dökmesini, hastalanıp yatağa düştüğünde baş ucunda beklemesini, yapayalnız hissettiğinde masal okumasını hatırladı. Bu sorumluluğu kaldırabilir miyim diye düşündü. İyiden iyiye Utarit'i sevmeye başlıyordu. Onun suskunluğunu fark eden Hikan içini tırmalayan derdini döktü ortaya.


"Elizen davası çözülene kadar yanınızda olacağız. Ancak arkadaşlarımız bu olaydan haberdar olmamalı. Neyin peşinde olduğumuzu, nasıl bir kumpasa düştüğümüzü henüz tam olarak bilmiyoruz. Aramıza birinin katılması düşmanın tabağını süslemek anlamına gelebilir. Bu olayın yayılması aleyhimize olur."


"Anlıyorum. İçin rahat olsun. Ben de seninle aynı düşünüyorum. Sanırım onlara sıradan bir iş verebilirim. Onlar burada yokken biz Erravan'a gidebiliriz. Hem göz önünde olmazlar hem de para kazanırlar."


Kahvaltı sona erdikten sonra Utarit onları çocuklarıyla tanıştırdı. Sato'ya ilk görüşte hayran kalan çocuklar dinledikleri macera hikayeleriyle iyice mest oldular. Yakışıklı, heybetli ağabey neler başarmış, hangi kötüleri yenmiş öğrenmek istiyorlardı. Sato anlattığı anıların değer gördüğünü anladıkça şevke geliyor, ses taklitleri bile yapıyordu. Saatler birbirini kovalarken Hikan sadece tütün içip şehri izledi. Rüzgar saçlarını okşuyor ama içindeki hırçın ateşi söndüremiyordu. Huzursuzluk pençesini geçirmişti bir defa etine. Düşündükçe daha derine saplandığını fark etti en sonunda. Emin olduğu tek şey Ren'i bu işe bulaştırmaması gerektiğiydi.


Veda vakti geldiğinde Utarit onları hediyelerle uğurladı. İşlemeli ipekten bir pelerin, deriden şapka ve gümüş mürekkep kutusu vermişti. Sato almamak için dirense de Utarit "Ben doğu terbiyesiyle yetiştirildim. Evimize ilk defa misafir olan birini hediyesiz uğurlamak çok büyük bir ayıptır." diyerek onu ikna etmişti.


Sato geçirdiği saatler sayesinde yumuşacık olmuştu. Yüzündeki tuhaf sırıtışla yürüyordu. Hikan ise gece kadar karamsardı. Sakin adımlarla Perjev'in sokaklarını geçtiler. Binalar sade bir üslupla inşa edilse de bir araya gelince çok hoş bir doku sunuyordu gözlere. Şehir tek bir kayadan oyulmuş gibi duruyordu. Bu aslında güzel bir rastlantıydı. Kara Dağların ilk misafirleri evlerini kayadan oymuştu. Kovuk anlamına gelen Perjev kelimesi bu sebeple şehre verilmişti. Sato uğradıkları bir elbise dükkanından Hikan için cübbe satın aldı. En sevdiği renk olan yeşil bir cübbe seçse de Hikan özellikle siyah giymek istediğini belirtmişti.


Hana vardıklarında Ren'in sokakta volta attığını gördüler. Endişeli bekleyişinin izleri yüzünden okunuyordu. Hikan'ın yanına sokulup "Sabah meyve almaya gideceğinizi söylemiştin. Elleriniz boş halde akşamüzeri döndünüz. Çok merak ettim sizi." dedi Ren. Hikan "Ne meyvesi acaba?" diye aval aval baktı bir süre. Sato Hikan'ın kırdığı potu fark edip "Meyveler pek taze görünmedi gözüme. Dışarı çıkmışken gezelim dedik." diye yatıştırdı Ren'i. Ardından odalarına çıkıp Kimeru'yu derin uykusundan uyandırdılar. Karınları acıkmıştı. Handa toplanıp yemeklerini yerken müzisyenlerin büyük bir şevkle söylediği şarkıları dinlediler. Sohbetleri günlük konulardan başlayıp giderek hayatın amacı gibi meselelere kadar ilerledi. Alkolün etkisiyle sözcükler peltek olsa da düşünceler berraktı. Ren çıt bile çıkarmadan Sato ile Kimeru arasındaki tartışmayı dinledi. Sato yaşamın müşterek olduğunu, hayatın kişisel arzulardan ziyade toplum için harcanması gerektiğini savundu. Kimeru ise kişinin toplumun önünde olduğunu, tatmine ulaşmayan birinin topluma yarar sağlamayacağını anlattı. Hayatının her anını bir başkasıyla paylaşan keşiş ile yalnızlıktan güç alan bir büyücünün bu konuda anlaşması zordu. Zaten anlaşamadılar. Hikan uygun bir an kollayıp önemli bir konuyu attı ortaya.


"Asurah'ın Ruhu konusunu masaya yatırmalıyız. Ele geçirenin tanrısal güçler edindiğini biliyorum sadece."


Kimeru "Bu uzun bir mesele. Sonra anlatırım." dese de Sato'nun üstelemesi üzerine ikna oldu. Boğazını temizleyip konuşmaya başlayacakken arkadaşlarının dikkat kesildiğini gördü. Bardaklar bir kenara bırakılıp tabureler büyücünün etrafında sıralandı. Kimeru destan anlatacak kadar şevk duydu o sırada. Sesini buğulu bir cam kadar hisli bir hale getirdi.


"Hikayemiz günümüzden iki bin yıl öncesinde başlıyor. Yıldızların ve karanlığın hakim olduğu bir boşluk düşünün. Yondaru olarak bilinen sonsuz kudret bu boşlukta seyahat edip durdu. Tek sebep ve sahip olan Yondaru varoluştaki yalnızlığından usandığından yedi çocuk yarattı bir gün. Daha sonra çocuklarını sınamak istedi. Kocaman bir denizin üzerine yedi toprak parçası serpiştirdi. Yarattığı bu yedi kıtayı çocukları arasında paylaştırdı. Boş bir yazı tahtasına benzeyen kıtaları yaşamla donatmak ve yönetmek tanrıların göreviydi. Üzerinde yaşadığımız kıta Asurah’ın payına düştü. Onun yüreği karanlık düşüncelerin iyilikle, güzelliğin çirkinlikle, kaosun düzen ile çatıştığı bir savaş alanı gibiydi. Asurah yansıması gibi donattı kendi topraklarını. Bir yanda toprağından mahsuller fışkıran Bereketli Bağ, diğer yanda insanı iğrendiren Hayırsız Çayır… Asurah tanrı-kral olarak hakimiyetinde sevgi ve nefreti, itaat ile isyanı aynı anda yaşattı. Onun tacı, kullarının korkusundan; tahtı, kullarının cesetlerindendi. Aynı zamanda sarayı inancın tüm kuvvetiyle parlıyordu. İsyana gücü olan kimse yokken itaat herkese ağır geliyordu. İyilik vardı ama kötülüğün içinde acı çekiyordu.

             

Binlerce canlının içinde sadece Kangiri başını toprağın altından kaldırabildi. O, Asurah’ın köle olarak yarattığı Kasserit soyundandı. Madenlerde çalışmaktan beli bükülmüş yığınların arasında kuvveti ve iradesiyle öne çıkıyordu. Tanrının kalıbı bozulmuş gibi, hürlük kardelenleri köle zihnini delip geçti. Kangiri kendisine biçilen kıyafete lanet etti en sonunda. İsyan bayrağını tek başına açtı. Halkını uyandırma savaşı hep "Tanrı'yla aşık atılmaz." denilerek karşılıksız bırakılıyordu. Kendisini kimsesiz hissettiği günlerin ardından Yondaru'nun dikkatine mazhar oldu. Yüce Tanrı, evladının durumundan memnun kalmamıştı. Kangiri'ye baş koyduğu yolda başarıya ulaşması için güç bahşetti. Büyünün bu topraklar üzerinde ilk defa görünmesiydi bu. Kangiri büyüyle kutsanmıştı.

               

Cesaret bedeninden taştığı zaman inciden yapılmış sarayında oturan Asurah’ın karşısına çıktı. Asurah, köle kulunun bu hadsizliğine şaşırdı. Fakat onun bedeninde babasının izini görünce ihanete uğradığını anladı. Daha önce hiç hissetmediği bir duygu dolaştı bedeninde. Öfke miydi yoksa hüzün mü? Tanrı-kral, kendisinden uzaklaşmıştı o sırada. En sonunda kararını verebildi. Önce aşağılık bir böcek gibi gördüğü kulunu öldürecekti. Ardından da babasıyla yüzleşecekti.


Nihayetinde savaş başladı. Kangiri doğanın tüm elementlerini ustaca kullanıyordu. Nehirler gibi sular yaratıyor, bir ejderden daha koyu alevler püskürtüyor, dağlar yaratıyor, yeryüzündeki tüm havaya hükmediyordu. Asurah fareyi paylayan kedi gibiydi o sırada. Denir ki Kangiri kaybetmeye yüz tutmuşken kimsenin beklemediği bir hamle yapmış. Dört temel elementi birbirine bağlayıp ilahi kudrete kavuşmuş. Bu gerçek mi bilemiyoruz. Neyse. Savaş kıtanın her tarafına yayıldı. Birçok şehir tahrip oldu. Yer şekilleri tümüyle değişti. Sonunda nihai savaş gökyüzüne kadar uzandı. Asurah babasının ona bahşettiği her şeyi tüketmişti. O zaman fark etti, kudretinin ölümsüz bedeninden akıp gittiğini. Artık emindi. Babası ondan vazgeçmişti. Asurah bu ihanetin ağırlığını kaldıramayarak savaşmaktan vazgeçti. Kangiri’nin kendisini öldürmesine izin verdi. Belki hâlâ kazanma şansı varken kendisini boşluğa bıraktı. Kangiri gökyüzünün en yüksek katında Asurah’ın canını aldı. Nedendir bilinmez Asurah’ın ruhu kaynağına geri dönmedi. Bir yağmur misali yeryüzüne yayıldı. Kangiri, Asurah’ın yanı başında olduğundan ruhtan en çok nemalanan oldu. Artık Kangiri üstünde Yondaru’nun büyüsünü ve Asurah’ın ruhunu taşıyordu.

              

Kangiri yeryüzüne geldiği zaman ezilenleri, köleleri özgürleştirmek için harekete geçti. Önce Asurah’ın karanlık yanını sembolize eden canlıları defetti topraklardan. Öyle büyük bir kıyım oldu ki sokakların günlerce kan ağladığını söylerler. Sağ kalanlar dağların tepelerine, Mızrak Ormanı’nın derinliklerine saklandı. Kılıçlar kınına konduğunda geriye kıtayı düzene sokmak kalıyordu. Memleketi Hepermiyon’da bir saray inşa ettirdi. Böylelikle ebedi başkent belli oldu. Kanunlar hazırlandı. Bürokrasi yeniden şekillendi. Köklü değişimler yapıldı. Hatta konuştuğumuz dilin temelleri o zaman atıldı. Kangiri kurduğu devlete ‘Kabokam Devleti’ ismini verdi. Kabokam’ antik lisanda isyan demekti. Asurah’ın sarayı, onu hatırlatacak her şeyle birlikte yer altına gömüldü. Ancak Asurah’ın ruhu yeryüzünde dolaşmaya devam ediyordu." dedikten sonra birasından bir yudum aldı. Boğazı kurumuştu. Ozanlara özenerek anlatmıştı hikayesini. Sözüne devam ederken bir bilim insanı ciddiyetine büründü.

               

"Asurah'ın Ruhu mantık sınırları içinde yer almayacak kadar karmaşık bir şeydir. Hakkında saatlerce konuşabilirsiniz. Günün sonunda hiçbir şey ifade etmemiş olursunuz. Birazdan söyleyeceklerim basit tanımlardan ötesi değil. Öncelikle belli bir şekli yoktur. Bir cevher gibi görünebilir. Su gibi akışkan olabilir. Havayla solunabilir. Zamana da mekana da meydan okur. On dört asırdır varlığını korumaktadır. Denizin en dibinde, bir yanardağın koynunda ya da bir dağın zirvesinde olabilir. Şimdi pek hoş olmayan konulara geliyoruz. Ruh kendi bilincine sahip olmasa da eğer bir bedene yerleşirse önceki ruh ile çatışır. Eğer bedeninizden Asurah'ın Ruhu çıkartılırsa ölürsünüz. Kişiden kişiye nasıl geçer bilinmese de tarih içerisinde bu türden olaylar sık yaşanmıştır. Bir tanrının nelere kadir olduğunu tahmin edebilirsiniz. Eğer Asurah'ın Ruhu'na sahipseniz çok şey başarabilirsiniz. Ancak bu bile tehlikeli bir kumardır. Tanrının çiçek açtırma gücüne sahip olduğunuzu düşünün. Güzel bir çiçekçi dükkanı açmak için ruhunuzdan vazgeçmiş olacaksınız."


Sato iki sene önce karşılaştığı Remian'ı hatırladı. "O herif kesinlikle çiçek yetiştirmekten fazlasını yapabiliyor." diye düşündü.