İnsan oturur hayat çizgisinin herhangi bir noktasında, sancılarının devinimini izler durur. Zira çaresiz olduğunuz ne varsa seyircisi olmanız kaçınılmazdır. Çıkmaz sokaklar sayar durur, ihtimaller biriktiririz en imkansızlarından. Hani olur ya, evimin duvarları çiçek açar belki bir gün... Nasıl bir sökük ki bu tamiri mümkün değil. Gözlerim, umduğum ne varsa ağardı karşısında. İki kalp birbirine hep sağır mıdır böyle? Yaşadığım şeyi hangi lisanda anlatabilirim sizlere? Korkarım hiçbiriyle. Anlattıkça kamburdan yere kadar değen bir ben değilim biliyorum. Güzel şeyler anlattıkça nasıl solup yitiyorsa acı anılar her hecede etrafı sarıp sisi altına almıyor mu insanı? Yalnızca sarhoşken haykırabiliyorum ve yalnızca o zaman kucaklayabiliyorum insanları, ben bu iki uç noktanın neresindeyim? Ellerimde ölü insanlardan kalma çerçevesiz fotoğraflar kadar yalın çaresizlik. Göz pınarlarımda bakmaya cesaret edemediğim çiçekler büyütüyorum. Göğsüme sığdıramam ki tüm annesiz çocukları. Ama keşke... Mektuplar biriktiriyorum pulsuz, süssüz, isimsiz, adressiz mektuplar. Ne kimden çıktıkları belli ne ait oldukları yer. Yaşam da böyle değil midir, belirsizlikler arasında sıkışıp kalmışız; sırtımızı dayayacak maneviyat kalmadı, gerçekliğin sarhoş edici ıstırabını tatma vakti artık. Bu yüzden sokaklar boş, komşular hep kızgın ve somurtkan. Yalnız küçük kız çocuklarıyla utangaç tebessümlerimiz var karşılıklı, öyle ayaküstü. Mutluluk adına yapılan onca tanım, onu bulmak için verilen yüzlerce tavsiye bok püsür; mutluluk basitlikten başka ne ki?